Zuckerberg’in Kongre ile İmtihanı

İki gündür Mark Zuckerberg Washington’da iki ayrı Kongre oturumunda dinleniyor. İlk oturumda Enerji ve Ticaret Komitesi önünde, ikinci oturumda ise Senato Yargı Komitesi ile Senato Ticaret Komitesi’nin ortak bir oturumunda Facebook’un nasıl gafil avlandığını anlatması bekleniyor. Canlı yayınlanan oturumları izleyen gazeteciler, Zuckerberg’in sorulan birçok soruya genel geçer cevaplar verdiğini söylüyor. Her ne kadar oturumdaki takım elbiseli görüntüsü, şimdiye kadar çizdiği parlak üniversite öğrencisi imajının dışında olsa da (gerçi komisyon önüne terlik ve kot pantolonla çıkacağı mı sanılıyordu acaba?), hâlâ gerçek dünyanın kurallarının ona işlemediğini düşünen bir iyimser izlenimini veriyor.

Oturum başlangıcında bir senatörün sorduğu “Bize kaldığınız otelin adını söyler misiniz?” sorusuna “Hayır” diye cevap vermesi üzerine senatör, “Peki biz bunu niye Facebook’a söyleyelim?” dedi. Bir nevi “Sen kişisel mahremiyetine önem veriyorsun da, bizim mahremiyetimiz önemsiz mi?” demeye getirdi.

Sorulan daha önemli sorular arasında “Neden kendi kendinizi denetlemenize izin verelim?” ve “Tekel olduğunuzu düşünmüyor musunuz?” yer alıyordu. Zuckerberg, tekel olduklarını düşünmediğini söyledi. Facebook, Instagram ve WhatsApp hisselerine sahip, ama tekel değil! Gerçi tekel olmak ABD’de yasak sayılmaz, yalnızca rakiplerinin büyümesini engellemek yasak. Bakınız United States v. Microsoft Corp. 2001

Konuşurken hâlâ topluluk (community) ve bağlantı (connecting) sözcüklerini sarf eden bir hayalperest imajı çiziyor. Teknoloji habercilerinden bazıları Facebook’ta çalışan arkadaşlarında da bu süreçte benzer bir hayalperestliği gördüklerini, durumun ciddiyetini idrak edemediklerini söylüyorlar. Oysa Kongre’yi kızdırırlarsa, yapılacak kanuni düzenlemelerle elleri kolları bağlanacak. Gerçi internet teknolojilerinde düzenleme yapmaya gerek kalmayabilir de. Çünkü bu tür teknolojik gelişmeler çok çabuk (hatta hazırlanan yasalar yürürlüğe girmeden) demode oluyor. İnternet tarihi bununla ilgili örneklerle dolu. Yine de konuşması sırasından Zuckerberg, 25 Mayıs’ta Avrupa Birliği ülkelerinde yürürlüğe girecek olan “Genel Veri Güvenliği” düzenlemesini inceleyeceğini belirtti.

Zuckerberg, Facebook’un %60 hissesini elinde tutuyor. Yani aslında Facebook’ta tek adam düzeniyle hareket ediyor. Onun haberi veya rehberliği olmadan Facebook’ta bir değişimin, dönüşümün olması mümkün değil. Ama şimdiye kadar kendisine farklı konularda yapılan her uyarıyı kulak ardı ettiği de bir gerçek. Sanki birisi ona küçükken “Yapmak istediğini yap. Yanlış yapınca özür dilemek, hiçbir şey yapmamaktan daha kolaydır” demiş. O da açığa çıkan her yanlışında özür diliyor, bazen ise yalnızca üzgün olduğunu belirtmekle yetiniyor.

Wired’da Zeynep Tufekci’nin yazısı Zuckerberg’in 14 yıllık (Harvard’daki öğrencilik döneminde yaptığı Facemash web sitesinden itibaren) özür dileme sürecini çok iyi özetlemiş. Okurken yoruluyorsunuz. Örneğin 2008 yılında hesabından yalnızca 4 post yazmış, hepsi de platform kullanıcılarını mutsuz eden kararlara dair ya bir açıklama ya da bir özür hakkında.

Washington’da düzenlenen oturum sırasında dışarıda da “Delete Facebook” pankartlarıyla gösteri yapanlar var.

Bu kampanyaya dair kullanıcılar karmaşık duygular içinde. Kimi hesabını sildi, ama Instagram’ı kullanmaya devam ediyor. Kimi de diyor ki; “Facebook’a girip hiç tepki vermeyelim, tepkisizliğimiz yüzünden veri toplayamasınlar.” Peki kullanıcı açısından bakıldığında bu gibi sosyal ağlarda yayınlanan reklamların şeffaflığını sağlanabilmesiyle sorunun bir kısmı çözülebilir mi? Gazete ve dergilerde siyasi bir reklam yayımlandığında bu reklamın kim tarafından verildiği açıkça belirtilir. Yıllardır yazılı medyada bu kural geçerlidir. Artık Facebook’ta yayınlanan politik reklamları da kimin verdiği görülecekmiş. (Şeffaflık konusunda yıllarca uyarılan platforma günaydın demek istiyorum!)

Önceki haftalarda neler oldu?

Oturumlara birkaç gün kala Facebook’un AggregateIQ adlı bir siyasi veri analizi şirketini yasakladığını görüyoruz. Bu şirketin “Brexit” kampanyasıyla ilişkili olduğu ve İngiltere’nin AB’den ayrılma kararını almasında etkili olduğu söyleniyor.

Bu arada, son bilgilere göre 87 milyon kişinin Facebook profil bilgileri siyasi danışmanlık kuruluşu Cambridge Analytica’yla paylaşılmış. Platformda yayınlanan uygulamaların normalde yalnızca ihtiyacı olan bilgiye erişimine izin veriliyor denilirken, bu uygulamaların nerdeyse tüm kullanıcı bilgilerine erişebildiği görülüyor.

Ayrıca Facebook diyor ki; “Bizden bu bilgileri akademik çalışma için istediler, biz de verdik. Sonra sileceğiz, dediler ve sildiklerini söylediler. Ama Cambridge Analytica bunları silmemiş. Biz de silip silmediklerini kontrol etmedik.”

Geleneksel medya kanallarına yansıyanlar

Skandalın açığa çıktığı süreçte, Zuckerberg imzasıyla 3 Amerikan (The New York Times, The Wall Street Journal, The Washington Post) ve 6 İngiliz (The Observer, The Sunday Times, Mail on Sunday, Sunday Mirror, Sunday Express and Sunday Telegraph) gazetesinde bir özür (!) ilanı yayımladı. Bu ilanda: “Bunu öğrendiğiniz için üzgünüm. Bu işi yüzümüze gözümüze bulaştırdık. Bir daha bu hataya düşmeyeceğiz. Sizler için daha iyisini yapacağımıza söz veriyorum.” deniyordu. Metinde “I’m sorry” (üzgünüm) yazıyordu, ama “I apologize” (Özür dilerim) yazmıyordu. İlanın yanı sıra, pek de hoşlanmamasına rağmen, The New York Times, CNN, Recode ve Wired’la röportajlar da yaptı. Bugünkü oturuma ısınma turu olmuştur bu röportajlar.

İş modeli sorunu

Tim Berners-Lee (CERN’de çalıştığı sırada World Wide Web sistemini kuran İngiliz bilgisayar mühendisi) internetteki sosyal medya platformlarına sahip olan şirketleri kastederek “Bu şirketler büyük veriyi ve araştırmaları birer silah haline getiriyorlar” diye eleştirdi ve şirketlerden yarattıkları bu canavarı yok etmelerini istedi. Ancak Facebook tarafından yapılan açıklamalardan anlaşılan şimdilik bu iş modelini değiştirmeyi düşünüyorlar.

Zaten Facebook üniversiteler için bir sosyal ağ olmaktan çıkarak herkes için bir sosyal ağ olmaya başladıktan sonra, mümkün olduğunca çok kullanıcıya sahip olmayı hedeflemişti. O zamanlar henüz bu kullanıcı bilgileriyle nasıl bir model kurgulayacakları bilemiyorlardı. Ancak zamanla bu iş modeli kullanıcılarından gelen bilgileri toplamak ve üçüncü taraflarla bunu paylaşmaya dönüştü. Örneğin 2014 yılına kadar bir “quiz” yaptığınızda ve hangi X-Men süper kahramanı veya hangi Disney prensesi olduğunuzu merak ettiğinizde yalnız kendinizin değil, aynı zamanda arkadaşlarınızın da bilgilerini paylaşıyordunuz. Öncelik başlangıçta kullanıcılarda iken (daha fazla kullanıcıya ulaşmak, düzenli olarak ağa giriş yapmalarını ve ağda daha çok zaman geçirmelerini sağlamak), zaman içinde kullanıcı verilerini toplayıp, bunları reklam verenler için yararlı birer kaynak haline getirmeye dönüştü. Sonuçta bu sosyal ağ parasını bununla kazanıyor. Ayrıca bu yalnızca Facebook’a özgü bir iş modeli değil, Google da Amazon da parayı bundan kazanıyor. İngilizce “Surveillance Capitalism” (Gözetim Kapitalizmi) denilen bir sistem ve şirketler bu sistemden oldukça memnunlar.

Gerçi kanun koyucular ve mevzuat karşısında teknolojinin ve Silikon Vadi’nin parlak gençlerine yıllardır hep olumlu davrandılar. Çünkü bu gençler, iş ve para kaynağı sağlayan girişimler kurdular. Yarattıkları ekonomi o kadar büyüktü ki, bir araştırmaya göre ABD ve Çin’den sonra dünya çapındaki en büyük 3. ekonomik güç haline geldi. Ancak baskın bir kısmını beyaz, Anglosakson, iyi üniversitelerden mezun, genç erkeklerin oluşturduğu bu ayrıcalıklı grup, şımarık ve burnu büyük bulunan tavırlarıyla ve sektör hakkında üst üste yayınlanan olumsuz haberlerle özellikle son bir yılda tepki toplamaya başladı.

Daha önce de otomotiv sektörü ve bankacılık gibi sektörlerden CEO’lar, hatta Hewlett-Packard yöneticileri ve Apple’ın CEO’su Tim Cook da bu komiteler önünde hesap verdiler. Bu gibi toplantıların 2 sonucu olabilir. Birincisi; dağ fare doğurur. Sorular sorulur, cevaplar verilir, çocuk azarlanır ve bir sonraki skandala kadar konu kapanır. En fazla hisse senetlerinin değeri düşer. İkincisi; kaş yaparken göz çıkarılır. Bir daha aynı sorunun yaşanmaması için öyle yasal düzenlemeler yapılır ki tüm sistem kurutulur. Yeniliklerin önü kapatılır. Bakalım neler olacak?

 

Gezegenimizin Geleceği İçin Poster Tasarla!

İnternette karşıma çıkan bir poster yarışmasını paylaşayım. Para ödülü yok belki, ama sosyal sorumluluk çalışmalarını seven tasarımcıların ilgisini çekebilir. Ucunda poster tasarımının uluslararası sergide yer alması var! Ne yazık ki web sitesi İngilizce. Ama Çince, Fransızca, Lehçe, İspanyolca, Rusça ve tabii İngilizce bilenler için bir  yarışma yönergesi hazırlamışlar. Sağolsunlar;)

Web sitesinde yazdığına göre Paris’teki kâr amacı gütmeyen, bağımsız bir kuruluş 4tomorrow, yaşamımızı yönlendiren cinsiyet eşitliği, eğitim hakkı, ifade özgürlüğü gibi toplumsal konularda 2009 yılından beri grafik tasarım yarışmaları ve sergiler düzenliyor.

Son yarışmalarından biri ise “A Planet for Tomorrow” (Yarın İçin Bir Gezegen) adıyla yapılıyor. Yarışmanın 2 konu başlığı var:
1) Paris Je t’aime!
2015 yılındaki Paris Sözleşmesi’nde dile getirilen dünyanın sıcaklığının 2 derece yükselmesi halinde olabileceklere karşı gezegenimizin sıcaklık artışını 1,5 derecenin altında tutabilmenin amaçlanması üzerine düşündürüyor.

2) Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri
2015 yılında Birleşmiş Milletler tarafından küresel ısınma sorunu ile ilgili olarak belirlenen 17 hedefi içeriyor.

Bu iki başlıktan yola çıkarak ya sürdürülebilir kalkınma hedeflerini içeren ya da kişi ve kurumların bu hedeflere ulaşmasına yardımcı olacak ve gelecekteki gezegenimize katkıda bulunacak bir poster tasarlamak.

Yarışmaya; en fazla 3 posterle, kişi veya grup olarak, telif hakkı sorunu olmayacak görseller kullanılmış çalışmalar ile katılmak mümkün. Son başvuru tarihi: 10 Mayıs 2018.

BraunPrize Uluslararası Tasarım Yarışması

Bizim yaşımız tutmuyor ama yaşı tutan tasarımcılara da mani olmayalım. Braun, uluslararası bir ürün tasarım fikir yarışması düzenliyor.

BraunPrize yarışma posteri

2018 yılı aynı zamanda Braun Prize yarışmasının da 50. yılına denk geliyor

Katılım ücreti alınmayan yarışma tasarım öğrencilerine, tasarım okullarına ve genç tasarımcılara açık. 20 Mart 2018’e kadar 2 veya 3 boyutlu, hatta interaktif çalışmalarla yarışmaya katılabilirsiniz.

Katılan projeler; fikir, tasarım, yenilikçi teknoloji ve çevresel sürdürülebilirlik açısından, “öğrenci” ve “genç yetenek” başlıkları altında değerlendirmeye alınıyor. Öğrenci kategorisinde yarışabilmek için, 18 yaşından büyük olmak ve öğrenciyken yapılan proje çalışmasıyla katılmak gerekiyor. Genç yetenek kategorisinde ise okullarından en fazla 5 yıl önce mezun olmuş tasarımcılar yarışabiliyor.

“Tasarıma Giriş” dersinde Braun markası ve Dieter Rams adının nasıl özdeşleştiğini tasarım öğrencisi olanlar mutlaka hatırlar. Tasarımcı olmayanlara da şöyle anlatalım: 2000’li yıllarda Jonathan Ive ve Steve Jobs işbirliği Apple tasarımlarını nasıl zirveye taşıdıysa, 1950- 1995 yıllar arasında  Dieter Rams de tasarımlarıyla Braun’u taçlandırmıştır. Bu arada Jonathan Ive, Dieter Rams’in tasarım anlayışından etkilendiğini söylemektedir.

Yarışmaya geri dönersek, ayrıntılı bilgi ve başvuru için https://www.braunprize.org sitesini inceleyebilirsiniz.

E-ticarette Yalnızlar Günü (Singles Day) Etkisi!

Özel günlerin pazarlamaya etkisinden, tüketim toplumunu nasıl yönlendirdiğinden, ticareti canlandırmak için nasıl türlü şekillere büründüğünden, getirilerinden ve götürülerinden zaman zaman söz ediyorum. Kasım ayı, ülkemizdeki özel gün harcamaları açısından kısır bir ay sayılır. 24 Kasım’daki Öğretmenler Günü dışında bir harcama yapıldığı pek görülmüyor. Eskiden onda da en fazla bir çiçek alırdık. Ancak duyduğuma göre şimdiki öğretmenlerin bir kısmı (hepsi değil elbette!) aksesuar, giysi türü hediyelere hayır demiyorlarmış. Galiba böyle bir günü de harcama yapmak için bahane haline getirmeyi başarmışız.

Başka ülkelere baktığımızdaysa Kasım ayının oldukça hareketli geçtiğini görüyoruz. Örneğin, şu anda Çin dışında çok bilinmeyen, hatta kutlanmayan Yalnızlar Günü veya Bekârlar Günü olarak çevirebileceğimiz Singles Day satış rekorlarının kırıldığı bir gün. 11/11 yani kasım ayının 11. günü kutlanan bu özel gün kıta Çin’indeki gençler arasında bir sosyalleşme ve eğlence günü olmuş. 11. ayın 11. günün seçilme nedeni ise 1 rakamının tek başına olanları ve yalnız olan bu insanların bir araya gelişini sembolize etmesi. 90’lı yıllarda bir üniversite etkinliği olarak başlamış. Üniversiteden mezun olanlar iş hayatında da bunu gelenekselleştirmeye ve akıma dönüştürmeyi başarmışlar. Bekârların, tek başına olanların bir araya gelip eğlendiği bu günün amacı bekârlığa övgü gibi gözükse de aslında kendine bir sevgili/eş bulmak.

Alibaba.com e-ticaret platformu bu yıl Yalnızlar Günü’nü en kârlı kapatan olmuş. Kampanya gününün ilk 2 dakikasında platform üzerinden 1 milyar ürün satılmış. 30 dakikada ise bu miktar 7 milyar ürüne ulaşmış. Bu güne yönelik satış etkinliğine katılan firmaların 40.000 Çin dışından firmalar olmuş. Alibaba’da bu güne ait satış rakamı 25 milyar dolar olarak açıklanmış.

Alibaba’nın en yakın rakibi olan bir başka Çin menşeili site JD.com ise rakibi kadar büyük satış rakamlarına ulaşmamış. Yine de 1-12 Kasım arasında bu siteden yapılan satışların 19 milyar doları bulduğu belirtilmiş.

Bu iki e-ticaret platform arasında içerik ve işletim açısından bazı önemli farklılıklar var. Alibaba’nın özelliği firmalar arası (Business to Business-B2B), firmadan tüketiciye (Business to Consumer-B2C) satış imkânı sağlayan bir nevi pazar yeri görüntüsü çiziyor. Ayrıca bulut sistemi, çevrim içi ödeme sistemi gibi alanlarda da faaliyet gösteriyor. JD.com ise, ilk kurulduğunda Alibaba’nın yöneticileri tarafından kendi platformları altında faaliyet gösterilmesi istenen bir firma. Yani daha kuruluş aşamasında kendilerine rakip olabileceği düşünülerek hâkimiyet altına alınmaya çalışılmış. Ancak JD.com’un kurucuları bunu istememiş. Şu anda doğrudan satışta Çin’in en büyük e-ticaret firması ve yapı olarak dikey pazarlama yöntemini kullanıyor. Bir nevi Çin’in Amazon.com’u denilebilir.

Önümüzdeki yıllarda satışların daha da artacağını öngörmek pek de zor değil. Çünkü 2020 yılında Çin’deki bekâr erkek sayısının 35 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor. Aynı yıl Çin e-ticaret pazarının ise ABD, Japonya, Almanya, İngiltere ve Fransa’nın toplamından daha büyük olacağı öngörülüyor.

Gelelim diğer ülkelerdeki yoğun harcama yapılan günlere… Kasım ayının 11’i kadar olmasa da yoğun alışveriş yapılan iki günden söz etmek lazım. Bunlardan ilki Kara Cuma (Black Friday).

Hani o Hollywood filmlerinde insanların akşamdan sabaha uzuuuun kuyruklar oluşturduğu ve mağaza kapıları açılır açılmaz birbirlerini ezerek içeri akın ettiği gün. ABD’de kasım ayının 4. perşembesi Şükran Günü, ertesi günü ise Kara Cuma’dır. 1952 yılından beri yapılan bu gün, Noel öncesi alışveriş çılgınlığının da başlangıcıdır. Sınır komşusu Kanada’yı da etkilemiştir. Ayrıca Hindistan’dan Belçika’ya kadar birçok ülkede de aynı adla benzer uygulamalar görülmektedir. Ancak hepsinin aynı tarihe denk gelmez. Bizde de geçtiğimiz yıllarda bazı mağazalarda bu etkinlik yapılmıştır. Hatta hatırlarsanız uluslararası bir lüks tüketim markasının kapıları açmasıyla meşhurlarımız bir çanta için saç saça baş başa kavgaya tutuşarak ana haber bültenlerine konu olmuşlardır.

İkinci günümüz bu kadar gürültülü geçmese de 2005 yılında e-ticaret üzerine çalışan pazarlamacılar tarafından hizmetimize sunulmuş bir gün olan Siber Pazartesi (Cyber Monday).

Şükran Günü hafta sonu iş yoğunluğundan dolayı alışveriş yapamayanların, bu günün ardından gelen pazartesi günü internetten ucuza alışveriş yapmasına olanak tanır (!) Büyük perakendecilerle başa çıkamayan küçük firmaların da katıldığı bu etkinlik, isminden de anlaşılacağı üzere çevrim içine özel bir uygulamadır.

Yapılan araştırmalarda Kara Cuma’da teknolojik ürünlere ilginin yoğun olduğunu, siber Pazartesi’de giysi, aksesuar türevlerinde daha çok satış yapıldığı görülmüştür. Siber Pazartesi, dünya genelinde çevrim içi perakende satışlarda kullanılan bir terime dönüşmüştür. Yine de 2016 yılında yapılan harcamalara bakıldığında Yalnızlar Günü’ndeki harcamaya hiçbiri henüz ulaşamamıştır.

Barbie, Daima!

Bi’doz ekslibris sayfamda sektöre dair, okuduğum  kitapların bir listesini tutmaya çalışıyorum. Bu sırada listedeki bazı kitaplardan -özellikle de henüz dilimize çevrilmemiş olanlardan- ayrıntılı olarak söz etmem gerektiğini düşünüyorum. Listemin “Marka ve Pazarlama” başlığı altında yer alan bu kitaplardan biri Barbie bebekler hakkında: Forever Barbie: The Unauthorized Biography of a Real Doll, M. G. Lord, Walker Publishing Company, Inc., 2004.

Forever Barbie kitap kapağı

Forever Barbie: The Unauthorized Biography of a Real Doll, M. G. Lord, Walker Publishing Company, Inc., 2004.

8-12 yaş grubuna yönelik bir oyuncak olan Barbie’nin sevenleri kadar sevmeyeni de çoktur. Bu yaşlarda Barbie’yle oynamış 1960 ve 1970 doğumlu ebeveynler, değer verdikleri bu oyuncağı 3 yaşındaki çocuklarına oynasın diye alınca, dünyanın bu en ünlü kadını eleştiri yağmuruna tutulmuştur. Oysa 1820’ye kadar çocukların oynaması için üretilen tüm oyuncak bebekler birer yetişkin olarak tasarlanıyordu. Hatta çocuklar bile küçük birer yetişkin gibi giydiriliyordu.

Bu kitap, 2000’li yıllardan itibaren Disney prensesleri yüzünden kız çocukları üzerindeki etkisini yitiren, ekonomik krize hatta kişilik bunalımına giren Barbie markasının gayriresmî hayat hikâyesini anlatıyor. 1945 yılında kurulan Mattel şirketinin 1959 yılında New York Oyuncak Fuarı’nda Barbie’yi tanıtımından bu yüzyılın başına kadar olan sevgi ve nefret, kâr ve zarar öyküsünü okuyoruz.

Aynı zamanda Mattell’in kurucu ortaklarından Elliot Handler’ın eşi olan Ruth Handler’in fikri ve ikna çabası sayesinde şirket, çocuklar için bir yetişkin bebek üretmeyi kabul etmiştir. Charlotte Johnson ise Barbie’nin kıyafetlerini tasarlayan ilk tasarımcıdır. Yani bu başarılı kadının arkasında yine kadınlar vardır.

Kadının toplumdaki rolünün değişimi, kadın haklarının etkisi, feminizm hareketiyle birlikte Barbie’nin yansıttıkları da değişmiş midir? Sandığımızın aksine iki iş kadını tarafından piyasaya sürülen ilk Barbie bebekler de yaratıcıları gibi iş güç sahibi birer genç kadındı: Kabin görevlisi, hemşire veya model olarak çalışıyorlardı.

Dünya Tasarım Başkenti 2020: Lille (Fransa)

1957 yılında International Council of Societies of Industrial Design (Icsid) adıyla kurulan World Design Organization (WDO), endüstri ürünleri tasarımı mesleğini tanıtım amaçlı uluslararası bir sivil toplum kuruluşu. World Design Capital® (Dünya Tasarım Başkenti) ise WDO tarafından geliştirilen bir programın adı.

WDO, “Dünya Tasarım Başkenti” olarak adlandırdığı kentleri 2008 yılından beri seçiyor.  Tasarım, şehir planlama, sosyal ve ekonomik gelişim konularında kent sakinlerini ve çevreyi gözeten planlar geliştirip uygulamaya koyan kentler program başvurusunda öne çıkıyorlar.

Seçilen kent, yıl boyunca süren etkinliklerle yaşam kalitesini iyileştirmeye yönelik, sürdürülebilir tasarım anlayışıyla oluşturduğu kentleşme politikasını ve yenileşme hareketini tanıtmakla yükümlü. Uluslararası Tasarım Galası, Uluslararası Tasarım Evi Sergisi, Uluslararası Tasarım Politikaları Konferansı, eski katılımcılarla iletişim etkinlikleri, Uluslararası Tasarım Haftası Forum’u tanıtım yapılacak etkinlik listesinde yer alıyor.

2018 yılı için Mexico City seçilmişti, 14 Ekim’de yapılan açıklamayla Lille, rakibi Sydney’i geçerek bu programın yeni uygulayıcısı olarak belirlendi.

Google Pixel 2 ve iPhone’un pazarlama sorunları

Duyumlara göre Google Pixel 2 akıllı telefonun lansmanı 4 Ekim’de, yani yarın yapılacak. Telefonun 19 Ekim’de piyasaya sürüleceği de bir diğer rivayet. Geçtiğimiz günlerde Pixel 2’nin görüntüleri basına sızdı veya sızdırıldı. Teknoloji seven kitlenin bile bu telefonu “şık” bulmadığını (açık konuşalım çirkin olduğunu kabul ediyorlar) biliyoruz. Ancak tüm şıklığına rağmen Apple’ın lansman ürünlerinden yeterince tatmin ol(a)mayanların bu yeni telefonu merakla beklediği bir gerçek.

Geçtiğimiz iki haftadan beri Steve Jobs Theater’dan yapılan yeni ürün tanıtımlarının ardından pazarlama dâhisi Apple’a ne olduğu tartışılıyor. Dünyadaki haber bültenlerinde iPhone 8’lerini alabilmek için bir gece önceden mağaza önüne kamp kuran kalabalıkları göremedik. New York 5. Cadde gibi merkezdeki birkaç büyük mağazanın önündeki mutluluk anlarını saymazsak, ortasında kurumuş çalı yuvarlanan Western kasabasından hallice karelerle karşılaştık. Üstelik Apple’ın hisseleri borsada değer kaybetti.

Neden? Acaba akıllı telefona doyduk mu? Alım gücümüz mü düştü? Yoksa basit bir pazarlama yanlışının mı kurbanıydık?

Pazarlan(a)mama

Şu an için ileri sürülen görüşlerden biri iPhone X’un (iPhone Ten veya bize göre iPhone On olarak okunuyor), iPhone 8’in önünü kestiği. 7 numaralı telefonla 8 numaralı arasındaki 9 farkı bulamayan tüketici “İyi oldu 8 çıktı, 7’in fiyatı düştü” diyor olabilir mi? Statslice‘a göre iPhone 8, ilk beş günkü satış rakamlarına bakıldığında şimdiye kadar serinin en az talep gören modeli. (Beş günde en yüksek satış rakamını yakalayan model ise iPhone 6 olmuş.)

Yenilikleri erken benimseyen (early adopters) bir kitlenin çok sevdiği oyuncağın en yeni versiyonunu almak için biraz daha dişini sıkmayı göze aldığı da düşünülüyor -her ne kadar bu iki telefon arasında fiyat farkı fazlaysa da. Premium telefon modellerindeki fiyatı 700 dolardan 1000 dolara çıkaran iPhone X ne kadar satılacak? Yoksa Apple açgözlülük edip Noel zamanı hediye alma furyasından nemalanmak istediği için mi X’un duyurusunu erken yaptı? Ön siparişi alınan modelin üretilip gönderilmesinin ancak 2018 başını bulacağı düşünüldüğünde bu da mümkün.

Çoğu parçası Samsung tarafından üretilen iPhone X’un üretimi, Apple’ın istediği miktarda yapılabilir mi? Bu kadar siparişi Samsung yetiştirebilir mi? Bir diğer tekno-dedikodu zaten X’un bazı parçalarının üretiminin bu yıl sonuna yetişemeyeceği yönünde. Şimdi teknik bir yetersizliği “sınırlı üretim” kılıfına sokarak, ürünü “az ve özel” olarak pazarlamaya kalkmasınlar? Apple bu, belli olmaz!

Son zamanlarda Çinli telefon markalarının (bakınız Huawei ve Xiaomi) kendi ülkelerinde yüksek satışa eriştiğini gören Apple, acaba iPhone X ile Çin pazarına mı ulaşmak istiyor? Ne de olsa iPhone “premium” bir marka ve Çin’in lüks tüketim ve moda ürünlerine para harcamaktan çekinmeyen bir zengin ağı var.

Moda demişken, Apple’ın kendini bir moda ve statü şirketi olarak tanımladığını pas geçmeyelim! Zaten teknoloji  kurdu olan kimseler bundan şikâyetçi. Onlar Apple’ı bir teknoloji markası olarak görmek istiyorlar. Göremedikleri için de Android işletim sistemli akıllı telefon, vs. teknoloji ürünlerine yöneliyorlar.

Zaten Apple da yeni iPhone’larla önceliği kendisine göbekten bağlı kullanıcı/müritlerine vererek, Android severlerin aklını çelmekle uğraşmıyor. Hani pazarlamada söylenir ya: Yeni müşteri elde etmeye çalışmak daha masraflı, zaman alan ve zor bir iştir. O yüzden elindeki müşteriyi tutmasını bileceksin! Belki de bunu uygulamak daha kolay, kim bilir?

Yalnız tarih tekerrür de edebilir. Nasıl mı? Steve Jobs işten önce atılıp sonra şirketi kurtarmak için geri çağrıldığında piyasada Mac’e ait bir sürü bilgisayar modeli vardı. Jobs’un yaptığı ilk iş model sayısını azaltarak kullanıcıların kafasının karışmasının önüne geçmek olmuştu. Şimdi de piyasada iPhone’un farklı fiyatlarda bir sürü modeli var ve yine kafamız karışabilir. 

Okula yetmez, harca harca bitmez

Tam okullar açıldı diye heyecan yapacağım, okul harcamalarını yazacağım, birden eğitim gündemi “TEOG n’olacak?” konusuna savruldu. Ama inadım inat, yazacağım işte. Buyrun, ülkemizde ne harcanmış? Başka ülkeler ne kadar para savurmuş? Okuyup görelim.

Ülkemizde durum

Türkiye İstatistik Kurumu’nun sayfasından bulabildiğim en yakın istatistikler 2015 yılına ait. Bu istatistiklere bakıldığında bir önceki yıla (yani 2014’e göre) en çok harcama artışı %31 ile okul öncesi ve %24,6 ile ortaöğretim düzeyinde olmuş. Yine 2015 yılında toplam eğitim harcaması $49.551, öğrenci başına ise $2.375. Önceki yıllara ait verilere bakıldığında 2011’den beri hem toplam eğitim harcaması hem de öğrenci başına eğitim harcamasında her yıl artış görülüyor.

2015 yılında bu harcamaların %74,3’ü devlet tarafından finanse edilirken, hane halklarının yaptığı harcama payı ise %18,7 olmuş. En büyük eğitim harcaması hem devlette hem de özelde yüksek öğretime yapılmış.

Peki bu harcamaları neyle yapıyoruz? Elbette kredi kartlarıyla. Böylece kredi kartları, eğitim ve kırtasiye harcamaları için Eylül sonuna kadar kampanyalar oluşturuyorlar -ki daha fazla ve daha rahat harcayalım. Bayram, tatil derken üstüne bir de okul masraflarıyla kartları daha ne kadar şişecek? Onu da hesap kesim tarihinde göreceğiz.

Geçtiğimiz haftalarda Tüm Kırtasiyeciler Derneği (TÜKİD) Başkanı Vecdet Şendil’in açıklamalarını okumuşsunuzdur. Şendil, ülkemizde kırtasiye sektörünün yaklaşık 3,5-4 milyar dolar olduğu belirtti ve döviz kurlarının yanı sıra birçok ürüne gelen ilave gümrük vergilerinin de kırtasiye fiyatlarına yansıdığını söyledi.

Uluslararası kuruluşların yakın tarihli yakınlarda yaptıkları araştırmalar da okul harcamalarında ister ilkokul isterse yüksek okul düzeyinde olsun, hiçbir ülkede masraftan kaçınılmadığını gösteriyor. İlk araştırmaya göz atalım:

ABD

Deloitte’in yaptığı “Okula Dönüş Anketi”ne göre ABD’de her çocuk için yaklaşık $501 harcama yapılıyormuş. 2017 yılı için toplamda 27 milyar dolar harcama yapılması öngörülüyormuş. ABD’de -kreşten lise son sınıfa kadar- 29 milyon evde, 53 milyon öğrenci varmış.

Toptancılar ve ucuz fiyatlı perakendeciler okul alışverişi yapılan yer listesinde bu yıl ilk sıraları paylaşmışlar.

Alışveriş yapanların %57’si mağazaya gidip satın almayı seçse de, %21’i çevrimiçi alışveriş yapıyormuş. Mağazadan alışveriş yapanların bile öncesinde internetten araştırma yaptığı belirtiliyor. İnternet alışverişinde akıllı telefonunu kullananların sayısı gittikçe artsa da, bilgisayar üzerinden e-alışveriş yapanların sayısını henüz geçememiş.

En fazla harcama yapılan kategorilerin başında ortalama $104 ile okul gereçleri (%98) gelirken, onu ortalama $284 kıyafet ve aksesuar (%97), $307 bilgisayar ve donanım parçaları (%23) ve $254 elektronik cihazlar (%18) takip ediyor. Yine de kırtasiyeye ve bilgisayar ile donanıma yapılan harcamaların ortalamasında %4’lük bir düşüş görülüyor.

Ayrıca onlarda da bu dönem yapılan alışverişlerin %57’sinde ödeme yöntemi olarak banka kartı kullanılıyormuş.

ABD’de Temmuz-Ağustos aylarında erken alışveriş yapan bir kesim bulunuyormuş. Ayrıca okulların açılmasına ramak kala, daha nereden alışveriş yapacağına karar verememiş olan %22’lik bir grup tüketici de varmış. İşte hem bu erken alışverişçiler, hem de okul alışverişini son ana bırakanlar daha fazla para harcadıkları için satıcılar tarafından çok seviliyor.

Japonya’da ilkokul çocuklarının sırt çantası

Randoseru firma kataloğu

Tsuchiya adlı pahalı ve ünlü bir randoseru firmasının 2016 kataloğu

Erken okul alışveriş denildiğinde Japonlar için ayrı bir yer ayırmak lazım. İlkokula başlayacak torunu için büyükanne ve büyükbabalar bir yıl (rakamla 1 yıl) öncesinden okul çantası alıyorlar. “Randoseru” adı verilen bu çantaların özelliği çantaların ilkokula başlarken alınıp, 6. sınıfa kadar çocuğun aynı çantayı kullanılmasının beklenmesi. Biçimi ve boyutu birbirinin aynı olan bu çantaların kırmızı renktekileri eskiden daha kız çocuklarının, siyah renktekileri ise erkek çocuklarının kullanımı için satılırmış.

Japon okul çantaları fotoğrafı

Bu rengârenk Japon okul çantaları sadece çocuklar için.

Günümüzde renk ve malzeme çeşidi artan bu çantalar uzun süre dayanması için el yapımı ve kaliteli malzemeden üretiliyor. $80-300 arasında fiyata satılanlar daha çok satılırken, özel derilerden üretilen bazı çantaların fiyatı $800-900 buluyor.

Kökeni Hollandaca, 200 yıl önce kullanılan, sırt çantası anlamına gelen “ransel” kelimesinden türemiş “randoseru” çantalar, dışarıdan aldıkları ürünleri bile geleneksel hale büründürerek gündelik yaşamlarına katmayı seven Japonların bir parçası olmuş.

Diğer ülkelerde durum

HSBC’nin, 15 ülkeden 9 bin ailenin ilkokuldan üniversiteye yaptığı harcama incelemesine göre en çok harcamayı $132.161 ile Hong Kong almış. İkinci sırada Birleşik Arap Emirlikleri, üçüncü sırada Singapur yer alırken, Fransa $16.708 ile 15 ülkelik listenin sonuna yerleşmiş. Fransa’nın bu sonunculuğunun nedeni, ülkedeki eğitim sisteminin parasız, devlet destekli modeline dayanıyor olması olabilir. Oysa ABD gibi ülkelerde yüksek öğretim için çocuk daha doğar doğmaz para biriktirilmeye başlanıyor. Dolayısıyla ABD, Tayvan, Çin, Avusturalya, Malezya, Birleşik Krallık, Meksika, Kanada, Hindistan, Endonezya, Mısır bu sıralamada arada kalıyorlar.

Ailelerin çocuklarının eğitimi için yaptığı harcama ortalaması $44.221 olarak belirtilmiş. İngiliz ve Kanadalı ailelerin çocukları için bu ortalamanın altında harcama yaptıkları görülüyor.

Aynı araştırmada bazı ailelerin $200.000 gözden çıkardığı gözlenmiş. Ebeveynlerin %87’si çocuklarının eğitimine maddi destek veriyormuş. Bu oran yüksek okul ve üniversite düzeyinde %85’te kalıyormuş. Raporda ayrıca ailelerin %82’si çocuklarının başarısı için kendilerini feda etmeye hazır olduğunu söylemişler.

Apple iphone 8 etkinliğini canlı yayımlayan blog adresleri

Evet şu anda teknoloji ve tasarım dünyası geri sayım yapıyor. Bakalım Apple bu kez ne yumurtlayacak? Uluslararası teknoloji haber siteleri etkinliğe dair canlı blog yayınına başladılar.

The Verge’den bu etkinliği izlemek isterseniz: http://bit.ly/2jm1QhN

Tech Crunch’tan izlemek isteyenler içinse linkimiz: http://tcrn.ch/2w3tzJY

Etkinliğin düzenlendiği Steve Jobs Theater’ın mimari yapısını da bu arada çekilen fotoğraflardan az çok görebilirsiniz.

Kabul edelim, günümüzde çok az etkinlik teknoloji, kullanıcı arayüzü tasarımı, ürün tasarımı, mimari, sosyal medya ve pazarlama açısından daha başlamadan bu kadar sansasyon yaratabilir. Bekleyip göreceğiz bakalım!