Reklam ve pazarlamanın gençlik aşkı

Neden gördüğümüz reklamlarda hep genç insanlar var? İleri yaştakiler hiç alışveriş yapmıyorlar mı? Neden güzel olmak demek, genç olmak anlamına geliyor?

Evet, gençlik, zindelik, ışıltı sahibi olmak güzellik anlayışının bir parçası. Üstelik yalnızca günümüzde değil, M.Ö. 69 yılında bile bu anlayışın bir parçasıydı. Kleopatra’dan günümüze gençlik, sağlıklı ve güzel olmakla eşdeğer. Antik Yunan’da da gençlik ön plandaydı belki, ama yaşlanmanın getirdiği bilgelik, olgunlaşma da önemliydi. Peki ne oldu da biz yaş almanın olumlu yanlarını unuttuk? (Unutturulduk mu?)

Gördüğümüz reklamlarda yaş almak, yaşlanmak muhtaç, zavallı, sağlıksız ve demode olmak demek. Yaşlanmaktan o kadar korkuyoruz ki, kozmetik endüstrisinin de katkılarıyla, kendimizi yaşlanma sürecine ve yaşlı olan her şeye yabancılaştırarak bize kötü hissettiren bu duygudan uzaklaşmaya çalışıyoruz.

Reklam dünyasına yönelik eleştirilerden biri sektördeki gençlik fikrine duyulan saplantılı ilgi. Çoğu reklam kampanyası 55 yaş altına yönelikken, tüketilen markaların büyük bir kısmı da 35 yaşın altına hitap ediyor. Sağlık ve finans sektörü dışında orta ve ileri orta yaşa  reklam alanında pek ilgi gösterilmiyor. İleri yaştakilerin teknofobiye sahip olduklarına yönelik basmakalıp fikirden dolayı teknoloji ürünlerinin gençlere pazarlanması tercih ediliyor. Genel tüketici ürünleri olan otomobil, bilgisayar, buzdolabı gibi ürünlerin pazarlanmasında bu kitle yok sayılıyor.

İşin mutfak kısmına gelirsek: Reklam ajanslarında çalışanların yaş ortalaması 35’i geçmiyor. Reklamcıların kendilerinden yaşça büyük bir kitleyi anlamak için çaba göstermeleri gerekiyor. Ama sektör,  geçmişte işe yaradığını düşündüğü stratejileri değiştirmeye yanaşmıyor ve risksiz olan işlerle devam etmeyi tercih ediyor. Bilgisayar başından kalkmayan pazarlamacılar da ileri orta yaştaki müşterilerini ve müşteri adaylarını tanımıyor. Her ne kadar ileri yaştaki tüketici sayısı artsa da, bu kişiler kendilerinden önceki nesillere göre daha sağlıklı ve faal, aynı zamanda harcayacak paraya ve zamana sahip olsa da bir türlü pazarlamacıların dikkatini çekemiyor.

Tabii iyi bilinmeyen saçlarına ak düşmüş bu grubun benzer (homojen) tek bir hedef kitle mi olduğu yoksa kendi içinde farklılıklar içeren çok unsurlu (heterojen) bir yapı mı içerdiği de tartışılıp duruyor. Yaş, cinsiyet, sosyo-ekonomik düzey, eğitim düzeyi, medeni durum gibi konularda özellikle 55 yaş üzeri kitle farklı yapılarda olabiliyor. Çocukları büyümüş ve evden ayrılmış olan, emekli maaşıyla geçinenlerin dışında, eşinden ayrılmış, yaşı küçük çocukları olan ve daha uzun yıllar çalışmak isteyenleri de içeren geniş bir kitleden söz ediyoruz. Küresel çapta ürün ve hizmetlerin pazarlanmasında ise işin kültürel boyutu da buna dahil oluyor. Çünkü gelişmiş batı toplumlarındaki ileri orta yaşlılar ile örneğin Çinli yaşıtları arasında tüketim alışkanlıklarında farklılıklar oluyor.

Eh, tüm bunlar da reklamcıların ve pazarlamacıların gözünü korkutuyor!

Prince öldü ve badem gözlü oldu

Evet iddialı bir başlık oldu -ki Prince benim neslim için daima badem gözlüydü. Ama ölümünün ardından Nielsen Music’in açıklamasına göre 21-28 Nisan 2016 tarihleri arasında 5 albümüyle Billboard 200 listesine girdi. 4,41 milyon albüm ve şarkı satışı yaptı. Meşhur “sarı bulut” gitarı Beverly Hills’teki bir müzayede salonunda satışa sunuldu.

bi_doz_prince

Purple Haze (Jimi Hendrix) ve Purple Rain (Prince) – Mümkünse başka “mor” şarkı yazılmasın!

Gelelim bizi marka olarak ilgilendirdiği kısma: İsminiz markanızsa ve  markanızın mali destekçilerinizin malı olduğunu düşünürseniz, bu mali destek zincirini kırmak için ne yaparsınız? İsminizi kullanmaktan vaz geçerseniz markanız yıkıma uğrar mı? 1993 yılında Warner Bros. ile anlaşmazlığa düşen sanatçının şirketten ayrılışı beraberinde 7 yıllık bir karmaşayı getirdi: İsmi telaffuz edilemeyen ama logosu olan bir marka. Bir süre sonra “Eskiden Prince Diye Bilinen Sanatçı” (The Artist Formerly Known as Prince) olarak anılmaya başlandı. Neden? Çünkü yazılı ortamda logonuzu basarak haber olabilirsiniz, ancak sözlü medyada sözcüklere dökülmeniz gerekir (Ana fikir: yalnızca logonuzun güzel olması yetmez).

Prince ile ilgili olarak günlerdir kafamı meşgul eden bir soru da şu: Acaba sosyal medyanın bu kadar “vızıldadığı” bir zamanda isminden vaz geçmiş olsaydı, hayranları ne yapardı? Bence isminden vaz geçtiğini açıkladığı anda Twitter‘da hashtag‘li kampanya bombardımanına uğrardık. Hatta eminim birileri change.org‘da “Prince ismini tekrar kullansın” diye imza toplamaya başlardı.