Ülkeler ve Markalar

Böyle politik ve sosyal yoğun gündemde mesleki veya hobi amaçlı blog güncellemek zor iş! Okur üzerinde gündemi ciddiye almadığınıza dair izlenim bırakabilir, yazmayı düşündüğünüz konular bir anda anlamsız kalır veya en basitinden canınız böyle “fuzuli” konularda yazmak istemez. Yine de madem çıktık bir yola bari az buçuk günümüzle ilişkilendirebileceğimiz bir konu bulalım.

Her daim gündemi yoğun ülkemin en değerli markalarına dair, çok değil iki ay önce Brand Finance adlı Londra menşeili dünyanın üç büyük marka değerlendirme kuruluşundan biri “Turkey 100” isimli bir rapor yayımlamıştı. Bu raporda, gerek iç pazarda gerekse dünya çapında başarılı olan markaların ve sektörlerin 2015 yılı verilerine dayanarak bir analizi yapılmış ve bir liste çıkarılmış. Listenin ilk 20’sini oluşturan markalar sırasıyla: THY, Türk Telekom, Arçelik, Akbank, Garanti, Turkcell, T. İş Bankası, Anadolu Efes, Yapı Kredi, Halkbank, Ziraat, Vakıfbank, BIM, LC Waikiki, B/S/H (Bosch and Siemens Home Appliance), Ford Otosan, Finansbank, Enka, Ülker Bisküvi, Migros.

Bu markaların acaba kaçı yerli ve yabancı tüketicinin zihninde Türkiye çağrışımını yapıyordur? Örneğin böyle bir çağrışım oyununda aklıma hemen; Coca-Cola ve A.B.D., Lego ve Danimarka, Virgin ve Birleşik Krallık, Milka ve İsviçre, Samsung ve Güney Kore ikilileri geldi.

Dünyanın en değerli marka listesinin ilk sırasında yer alan 146 milyar dolarlık Apple‘ı nedense A.B.D. ile eşleştirmediğimi fark ettim. Listenin ikinci sırasındaki arama motoru Google‘ı da. Peki neden zihnimde bu eşleşmeyi yapamadım? İki nedenden olabilir mi? İlki, Apple ile ilişki geçmişimin masaüstü bilgisayar döneminden gelmesi. Steve Jobs’un adını bilmediğimiz zamanlardan söz ediyorum. Yalnız Jobs’un değil, sokakta yürüyen herkesin balıkçı yaka kazak giydiği günlerden. Apple ve Macintosh‘un iki farklı bilgisayar olduğu dönemlerden. İkinci neden ise daha basit: Gerek Apple’ın gerekse Google’ın kullanıcılarının önünde Amerikan kökenini vurgulamaması olabilir.

Oysa düşünün, Coca-Cola’nın dünya genelinde tüketici zihnindeki yeri, Hollywood’un da etkisiyle, Amerikan ürünü olduğu yönündedir (keza McDonald’s’ın da). O yüzden bir ülkede A.B.D. karşıtı gösteri düzenlendiğinde önce kola şişelerini sokağa boşaltırlardı. Ama şimdi kimsenin iPhone‘unu yere atıp parçalayacağını sanmam. Evet çok para verip alıyoruz o telefonu, o yüzden bilerek kırmak istemeyiz ve öte yandan da o cep telefonunun kaç parçası gerçekten A.B.D.’de üretiliyor ki?

Bu da beni başka bir soru sormaya itiyor: Acaba yakın veya uzak gelecekte piyasada tutunacak markalarla bu çağrışım oyununu oynamaya devam edebilecek miyiz?

Bu arada sizi kandırdım! Milka, İsviçre markası değil. Evet İsviçre’de doğmuş, ama 1990’da Amerikan Mondelēz International (eski adıyla Kraft Foods) tarafından satın alınmış. Hâlâ İsviçre Alpleri üzerinden pazarlandığı için biz onu İsviçre markası zannediyoruz.

Dron Terminali

İlk kez bu yılki Venedik Bienali ile ilgili bir haberde görmüştüm: Droneport. Dron terminali veya dron limanı diyebiliriz sanırım. Askeriyede, eğlence sektöründe (düğünde kamerayla uçurulup kayıt alındığına şahidim), haber merkezlerinde, uzaktan kumandayla kullanılan, mahalle kırtasiyesinden satın alabileceğiniz -zincir bir kitapçıda satıldığını gördüm, ama yeni bir yasayla satışına kısıtlama ve kayıt altına alınma zorunluluğu getirilecek galiba- hava aracının konabileceği alan.

Yakın zamanda bu konuda bir yazı daha okuma fırsatı buldum. Böyle bir terminalin altyapısı yetersiz, gelişmekte ülkelerde sıçrama tahtası olabilecek bir proje olduğundan söz ediliyordu. Afrotech-Redline’dan Jonathan Ledgard, Norman Foster Vakfı’yla (The Norman Foster Foundation) bu proje için iletişime geçerek, Ruanda’da yapılmak üzere bir mimari proje oluşturmuş. Bazı yerlerde ticari amaçla, örneğin pizza dağıtımında kullanılan dronlar, yol iz olmayan yerleşim bölgelerine tıbbi malzeme ulaştırmada veya posta hizmetinde de kullanılabiliyor.

Ruanda için droneport projesi, Foster+Partners

Ruanda için droneport projesi, Foster+Partners

Ruanda için hazırlanan bu dron terminali projesinin inşasında yerel malzeme ve işgücünden faydalanılması ve terminalin insani yardım noktası olarak kullanılması hedeflenmiş. Kısa filminde yerel dokuya uygun, doğal afetlere dayanıklı bir tasarım olarak tanıtılan çalışmanın bienal için yapılan uygulamasının yerine, Afrika’da yerel halk tarafından inşa edilişini izlemek isterdim doğrusu. Zaten bu tasarımın başarısını da ancak ihtiyaç bölgelerinde kolay inşası ve başka coğrafyalara da yayılan etkin kullanımı gösterebilir.

Droneport bana üniversiteye başladığım sene aldığım Victor Papanek’in 1971 yılında yayımladığı “Design for the Real World” adlı kitabını anımsattı. Papanek kitapta, etrafımızı kaplayan kullanışsız, anlamsız, geçici akımlara kapılarak yapılan tasarımlardan dem vurur. Tasarımcının bir ürünün kabuğuna müdahale etmesine yani yalnızca formundan sorumlu olmasına karşı çıkar. Kaynak ve enerji israfının önüne geçmemizi, dünyada sağduyulu tasarımlara ihtiyacımız olduğunu söyler.

Kitaplığımdaki yeşil kapaklı 1992 yılına ait baskı

Kitaplığımdaki yeşil kapaklı 1992 yılına ait baskı

Tasarım yaşamının başında ve internetin olmadığı dönemde okunan bu kitaba bir daha göz atıp güncelliği üzerine kafa yormakta fayda var galiba. Belki içindekiler şimdi daha anlamlı gelecektir veya güncelliğini yitirmiş olacaktır. (Kitabın Türkçe çevirisi var mı, diye bakındım. Bulamadım. Çevrilmediğine inanamadım.)

Kaynak: Jan Doroteo. “Norman Foster Explains How Drones in Rwanda Could Lead the Way for New Cities” 09 Jun 2016. ArchDaily. Accessed 8 Jul 2016. <http://www.archdaily.com/789122/norman-foster-explains-how-drones-in-rwanda-could-lead-the-way-for-new-cities/&gt;