Sezar, CEO Olursa…

Etrafınızın farklı ilgi alanlarına sahip arkadaşlarla çevrili olmasının bir faydası sizi farklı konularla tanıştırmaları. Dünyanızı ve fikirlerinizi başka dünya ve fikirlere açmaları. Biri liderlik ve iş yönetimi, diğeri Roma mimarisi alanlarında çalışan ve aynı zamanda da tez hazırlayan iki arkadaşım sayesinde bir kitap dikkatimi çekti. Liderlik ve iş yönetimi üzerine çalışan arkadaşıma yılbaşı hediyesi olarak aldığım kitabı -her hediye ettiğim kitap gibi- dayanamayarak önce ben okudum. Eğer arkadaşım şu anda bu satırları okuyorsa ve daha ona aldığım bu kitabı okumamışsa, lütfen bu yazının devamını okumasın, ona ipucu vermeyeyim:)

roma_as_kapakKitabın adı Roma AŞ: İlk Çokuluslu Şirketin Yükselişi ve Çöküşü (Roma, Inc.: The Rise and Fall of the First Multinational Corporation). Yazarı Stanley Bing. Ülkemizde Koç Üniversitesi Yayınları tarafından 2016 yılında yayımlanmış. Çevirisi düzgün, anlatım dili biraz komik, biraz ciddi. Roma İmparatorluğu’nun tarihini az bilenler için yeterli, çok bilenler için belki(!) yetersiz, hiç bilmeyenler içinse tarih ve şirket yönetimi kurallarını birleştirerek okuması zorlayıcı olabilir. Ama temel önerisi ilginç: Roma imparatorluk tarihinin nasıl bir çok uluslu şirket tarihi ve yapısı gibi okunabileceğini gösteriyor. Bu imparatorluğun tarih boyunca nasıl biçim değiştirdiği anlatılıyor. Yerel şirketleri yutan bir küresel şirket Roma İmparatorluğu. Fethettiği ülkeleri ele geçirdikten sonra  yerel yöneticilerin görevlerine devam etmelerini olanak tanıdığından hem çalışan sistemi  bozmuyor hem de yöneticilerin konumlarını korumalarına izin vererek onları kendisine bağlıyor. İyi Sezarlar iyi CEO oluyor, kötü Sezarlarsa şirkete zarar veriyor.

Burada da benim aklıma marka ve pazarlama kısmı takılıyor. Roma İmparatorluğu döneminin markasıysa, müşterisine (burada ele geçirdiği topraklardaki insanları kastediyorum) sunduğu vaat “Roma vatandaşlığı“.  Yazar ise işe şirket çalışanları yönünde bakıyor ve onun deyimiyle ” (…) vaadi reddetmenin cezasının ölüm olduğu da düşünüldüğünde, yerel bir işyerinde sıradan bir çalışan olmaktansa, çokuluslu şirketin unvanlı bir çalışanı olmanın tercih edildiği görülüyor.” Zaten iyi marka hem müşterisine hem de çalışanına karşı tutarlı olmaz mı? Her temas noktasında (touchpoint) tutarlı gözükmek güçlü markanın gerekliliklerinden değil midir?

Romalılar deyince Asteriks ve Oburiks'i anmamak olmaz! Tüm Roma'yı en iyi onlar çözümlemiştir bence.

Romalılar deyince Asteriks ve Oburiks’i anmamak olmaz! Tüm Roma’yı en iyi onlar çözümlemiştir. İmza: Remzi Kitabevi tarafından basılan Galyalı Asteriks’in tüm maceralarının sıkı takipçisi.

CEO’lardan, pardon Sezarlardan  Augustus (eski adıyla Octavianus) ve Marcus Antonius’un bir sonraki “CEO” olmak için verdikleri mücadelenin anlatıldığı bölüm özellikle ilgimi çekti. Burada da yazarın bir tezi var: İyi CEO’lar detaycı olur. 

Bir de başa geçen her Sezar’ın bir önceki yönetimin artıklarını ortadan kaldırması var ki buna da “Her kurumsal dönüşüm iyi bir temizlik gerektirir.” demiş Stanley Bing.

Yazarın aktardığı şirket modeli Daniel H. Pink‘in kitaplarında bahsettiği Endüstri Devrimi sonrası ortaya çıkan ve 20. yüzyılın sonuna kadar, hatta günümüzde de varlığını sürdüren şirket nesline ait diye düşünüyorum. 21. yüzyılda yaygınlaşan yaratıcı (creative) iş kollarında faaliyet gösteren şirketlerin yönetim modeli ise bundan çok daha farklı.

Günümüz marka dünyasını düşününce Roma İmparatorluğu hangi markadır, diye sorarsanız da cevabım çoktan hazır. Tabii ki LVMH Moët Hennessy • Louis Vuitton S.A. Eh bu durumda da Bernard Arnaud da Sezar oluyor:)

Not: İlgilenenler için 2 kitap daha: Daniel H. Pink-Drive ve Simon Sinek-Leaders Eat Last.

 

2017’nin Rengi

Her yıl olduğu gibi 2016 yılının son aylarında dünyanın renkten sorumlu tekeli Pantone, bir sonraki yılın rengini açıkladı: Yeşil. Hatta tam adıyla PANTONE 15-0343 Greenery. Seçilen bu yeşili tanımlamak için sarı tonunun baskın olduğu, yaprak yeşili veya açık yeşil diyebiliriz.

2016 yılının renkleri olarak seçilen dinginlik ve huzur ifadesi açık tonlarda, lila diyebileceğimiz bir mor tonu ve pembe kuvartz olarak adlandırılan pudra tonundaki pembe renkten sonra yine çok bağırmayan, baskın durmayan bir renk seçilmiş. Firma, dünyadaki karmaşa ve yaşanan sorunlara karşı biraz huzur ve sükunet önerisi getirmek istediklerini belirtiyor.

Yeni başlangıçları, baharın ilk günler2017rengiini sembolize eden bu yeşil tonu canlılık, yenilenme, yeniden yaşam gibi olumlu anlamlar taşıyor.  Çevrecilik ve doğa ile özdeşleştirilen yeşil, aslında teknoloji ve innovasyon kavramlarıyla da yakından ilişkili. Birçok akıllı telefon uygulamasının sembollerinde ve yeni nesil teknoloji firmalarının logolarında bu etkiyi görmek mümkün.

Pantone’nin bu alandaki gücü nereden geliyor?

Geçmişinden geliyor demek yetmez, ama sektöre iyi bir başlangıç yapmış denebilir. 1956’da kurulan, 1960’larda grafik tasarım ve baskı sektöründeki renk kullanımına bir dilbirliği getirmeyi hedefleyen New Jerseyli firma Pantone, 2000’li yıllarda dünya çapında bir tekele dönüştü.

Renk eşleme konusunda firmada çalışmaya başlayan, 1962’de ise firmayı satın alan Lawrence Herbert tasarım ve baskı sektöründen değildi. Kimya ve biyoloji üzerine eğitim almıştı. Eğitimini bu alanda doğru bir şekilde kullandığını söylemek sanırım yanlış olmaz. 1963 yılında 10-12 renkten oluşan renk kataloğu yayımladı. Bu katalogla baskı sürecinde karşılaşılan renk hatalarının (koyu/açık, sıcak/soğuk tonların basımıyla kırmızı ağırlıklı mor veya mavi ağırlıklı mor renk gibi baskıda sorun çıkaran renkler gibi) önüne geçmeyi istedi. Sayısal bir sistem getirilerek dünyanın her yerinde aynı rengin basılabilmesi amaçladı.

Doğru renkle basmak neden önemli?

Baskıda rengin tutmaması mali açıdan öngörülemeyen birçok soruna neden olur. Ürünün sahibi firmanın, tasarım ajansının ve matbaanın ortak bir renkte, tüm baskılarda aynı sonucu alamamalarının trajik sonuçlarına bir örnek yıllar önce Kodak firmasının başına gelmişti. Fotoğraf makinesi için film satın almak isteyenler müşteriler, raflardaki Kodak film kutularının birbirinden farklı sarı tonlarında basıldığını gördüklerinde, koyu sarı tonlarında basılmış kutulardaki filmlerin “bayat” olduğunu düşünmüş, parlak ve açık tonlardaki kutuların “taze” olduğuna inanarak bu tonlarda basılan kutuları almayı tercih etmişler. Neyseki Kodak, Pantone ile işbirliğine gitmiş de film kutularının hepsinin aynı tonda sarıyla basılmasıyla renk sorununu çözerek raflardaki tüm filmleri satmayı başarmış.

Pantone, renk için kurulan ilk firma değil, ancak en çok tanınanı demek yanlış olmaz. Tabii ki farklı ülkelerin baskı dünyasında farklı renk standartları kullanılabiliyor. Bu standardı yakalamada RAL, Munsell, Toyo, ANPA gibi başka firmalar olsa da hiçbiri bu firma kadar uluslararası tanınırlık yakalamadı. Neden mi? Çünkü günümüzde sadece tasarımcılara ve matbaacılara yönelik renk kılavuzu hazırlamak yerine, yılın rengi, “Pantone” kupaları, dudak parlatıcıları gibi ürünleri ile profesyoneller dışındakilere de hizmet veriyor.

BANANA! (Çevirisi: İşte benim rengim)

BANANA!
(Çevirisi: İşte benim rengim)

Örneğin, film endüstrisiyle ortaklık kuruyor ve karşımıza “Minyon sarısı” çıkıyor. Sephora ile ortaklık yapıyor ve ten renkleri için bir skala geliştiriyor. Böylece ten renginize uygun pudranızı rahatça seçebileceğinizi savunuyor. Tabii kataloglarına 1990 yılından itibaren ekran renklerini tanımlamakta kullanılan RGB ve html kodlarını da eklemeyi unutmuyor.

Peki neden her yıl bir renk seçiliyor?

“Tüm renkler” anlamında “pan” ve “tone” kelimelerinin bileşimiyle ismini oluşturan Pantone, kendine yeni pazarlar yaratarak, bu sayede markasını güçlendiriyor ve para kazanıyor diyebiliriz. Alanında etkili firmaların yaptıkları da bu değil midir zaten? Sektöre yön verirler. Yolu onlar açar, diğerleri peşinden gider. İşte burada da olan bu!

Firmanın uzmanları dünyanın dört bir yanını gezerek yeni akımları yakından görmek ve bir sonraki moda rengi belirlemek için önce ipuçları topluyorlar. Ardından bu bilgileri -rivayete göre- yılda 2 kez bir Avrupa başkentinde düzenlenen gizli toplantılarda değerlendiriliyorlar. 2 gün süren toplantılar sonunda da bir sonraki yılın rengini belirliyorlar. Sonra toplantı sonuçlarını 750 dolarlık bir çalışmada yayımlayarak satışa sunuyorlar.

Mercedes alacak olsam bu rengi alır mıydım acaba?

Mercedes alacak olsam bu rengi alır mıydım acaba?

Bu çalışmayı moda tasarımcılarından çiçekçilere, mobilya tasarımcılarından aksesuarcılara kadar geniş bir kitlenin takip ettiği söyleniyor. Çünkü eğer o yıl için belirlenen rengin dışında bir renk çalışırlarsa, özellikle de moda endüstrisinde, bu o markalara oldukça pahalıya patlayabilir.  Tüketiciler için “demode”, rakipler içinse öngörü yoksunu, sektörün gereklerinden uzak kalmış, zayıf markalar olurlar.

2017’nin rengine geri dönersek…

2000 yılından beri açıklanan “Yılın Rengi” için 2017 yılında geniş bir ton aralığı belirlenmiş. Nasıl doğada tek bir yaprak yeşili yoksa, bu seçilen rengin de tek bir tonu yok. Dolayısıyla 2017 yılında giyimden ayakkabıya, aksesuardan ev eşyasına kadar birçok yerden bu yeşille karşılaşacağız.