Zuckerberg’in Kongre ile İmtihanı

İki gündür Mark Zuckerberg Washington’da iki ayrı Kongre oturumunda dinleniyor. İlk oturumda Enerji ve Ticaret Komitesi önünde, ikinci oturumda ise Senato Yargı Komitesi ile Senato Ticaret Komitesi’nin ortak bir oturumunda Facebook’un nasıl gafil avlandığını anlatması bekleniyor. Canlı yayınlanan oturumları izleyen gazeteciler, Zuckerberg’in sorulan birçok soruya genel geçer cevaplar verdiğini söylüyor. Her ne kadar oturumdaki takım elbiseli görüntüsü, şimdiye kadar çizdiği parlak üniversite öğrencisi imajının dışında olsa da (gerçi komisyon önüne terlik ve kot pantolonla çıkacağı mı sanılıyordu acaba?), hâlâ gerçek dünyanın kurallarının ona işlemediğini düşünen bir iyimser izlenimini veriyor.

Oturum başlangıcında bir senatörün sorduğu “Bize kaldığınız otelin adını söyler misiniz?” sorusuna “Hayır” diye cevap vermesi üzerine senatör, “Peki biz bunu niye Facebook’a söyleyelim?” dedi. Bir nevi “Sen kişisel mahremiyetine önem veriyorsun da, bizim mahremiyetimiz önemsiz mi?” demeye getirdi.

Sorulan daha önemli sorular arasında “Neden kendi kendinizi denetlemenize izin verelim?” ve “Tekel olduğunuzu düşünmüyor musunuz?” yer alıyordu. Zuckerberg, tekel olduklarını düşünmediğini söyledi. Facebook, Instagram ve WhatsApp hisselerine sahip, ama tekel değil! Gerçi tekel olmak ABD’de yasak sayılmaz, yalnızca rakiplerinin büyümesini engellemek yasak. Bakınız United States v. Microsoft Corp. 2001

Konuşurken hâlâ topluluk (community) ve bağlantı (connecting) sözcüklerini sarf eden bir hayalperest imajı çiziyor. Teknoloji habercilerinden bazıları Facebook’ta çalışan arkadaşlarında da bu süreçte benzer bir hayalperestliği gördüklerini, durumun ciddiyetini idrak edemediklerini söylüyorlar. Oysa Kongre’yi kızdırırlarsa, yapılacak kanuni düzenlemelerle elleri kolları bağlanacak. Gerçi internet teknolojilerinde düzenleme yapmaya gerek kalmayabilir de. Çünkü bu tür teknolojik gelişmeler çok çabuk (hatta hazırlanan yasalar yürürlüğe girmeden) demode oluyor. İnternet tarihi bununla ilgili örneklerle dolu. Yine de konuşması sırasından Zuckerberg, 25 Mayıs’ta Avrupa Birliği ülkelerinde yürürlüğe girecek olan “Genel Veri Güvenliği” düzenlemesini inceleyeceğini belirtti.

Zuckerberg, Facebook’un %60 hissesini elinde tutuyor. Yani aslında Facebook’ta tek adam düzeniyle hareket ediyor. Onun haberi veya rehberliği olmadan Facebook’ta bir değişimin, dönüşümün olması mümkün değil. Ama şimdiye kadar kendisine farklı konularda yapılan her uyarıyı kulak ardı ettiği de bir gerçek. Sanki birisi ona küçükken “Yapmak istediğini yap. Yanlış yapınca özür dilemek, hiçbir şey yapmamaktan daha kolaydır” demiş. O da açığa çıkan her yanlışında özür diliyor, bazen ise yalnızca üzgün olduğunu belirtmekle yetiniyor.

Wired’da Zeynep Tufekci’nin yazısı Zuckerberg’in 14 yıllık (Harvard’daki öğrencilik döneminde yaptığı Facemash web sitesinden itibaren) özür dileme sürecini çok iyi özetlemiş. Okurken yoruluyorsunuz. Örneğin 2008 yılında hesabından yalnızca 4 post yazmış, hepsi de platform kullanıcılarını mutsuz eden kararlara dair ya bir açıklama ya da bir özür hakkında.

Washington’da düzenlenen oturum sırasında dışarıda da “Delete Facebook” pankartlarıyla gösteri yapanlar var.

Bu kampanyaya dair kullanıcılar karmaşık duygular içinde. Kimi hesabını sildi, ama Instagram’ı kullanmaya devam ediyor. Kimi de diyor ki; “Facebook’a girip hiç tepki vermeyelim, tepkisizliğimiz yüzünden veri toplayamasınlar.” Peki kullanıcı açısından bakıldığında bu gibi sosyal ağlarda yayınlanan reklamların şeffaflığını sağlanabilmesiyle sorunun bir kısmı çözülebilir mi? Gazete ve dergilerde siyasi bir reklam yayımlandığında bu reklamın kim tarafından verildiği açıkça belirtilir. Yıllardır yazılı medyada bu kural geçerlidir. Artık Facebook’ta yayınlanan politik reklamları da kimin verdiği görülecekmiş. (Şeffaflık konusunda yıllarca uyarılan platforma günaydın demek istiyorum!)

Önceki haftalarda neler oldu?

Oturumlara birkaç gün kala Facebook’un AggregateIQ adlı bir siyasi veri analizi şirketini yasakladığını görüyoruz. Bu şirketin “Brexit” kampanyasıyla ilişkili olduğu ve İngiltere’nin AB’den ayrılma kararını almasında etkili olduğu söyleniyor.

Bu arada, son bilgilere göre 87 milyon kişinin Facebook profil bilgileri siyasi danışmanlık kuruluşu Cambridge Analytica’yla paylaşılmış. Platformda yayınlanan uygulamaların normalde yalnızca ihtiyacı olan bilgiye erişimine izin veriliyor denilirken, bu uygulamaların nerdeyse tüm kullanıcı bilgilerine erişebildiği görülüyor.

Ayrıca Facebook diyor ki; “Bizden bu bilgileri akademik çalışma için istediler, biz de verdik. Sonra sileceğiz, dediler ve sildiklerini söylediler. Ama Cambridge Analytica bunları silmemiş. Biz de silip silmediklerini kontrol etmedik.”

Geleneksel medya kanallarına yansıyanlar

Skandalın açığa çıktığı süreçte, Zuckerberg imzasıyla 3 Amerikan (The New York Times, The Wall Street Journal, The Washington Post) ve 6 İngiliz (The Observer, The Sunday Times, Mail on Sunday, Sunday Mirror, Sunday Express and Sunday Telegraph) gazetesinde bir özür (!) ilanı yayımladı. Bu ilanda: “Bunu öğrendiğiniz için üzgünüm. Bu işi yüzümüze gözümüze bulaştırdık. Bir daha bu hataya düşmeyeceğiz. Sizler için daha iyisini yapacağımıza söz veriyorum.” deniyordu. Metinde “I’m sorry” (üzgünüm) yazıyordu, ama “I apologize” (Özür dilerim) yazmıyordu. İlanın yanı sıra, pek de hoşlanmamasına rağmen, The New York Times, CNN, Recode ve Wired’la röportajlar da yaptı. Bugünkü oturuma ısınma turu olmuştur bu röportajlar.

İş modeli sorunu

Tim Berners-Lee (CERN’de çalıştığı sırada World Wide Web sistemini kuran İngiliz bilgisayar mühendisi) internetteki sosyal medya platformlarına sahip olan şirketleri kastederek “Bu şirketler büyük veriyi ve araştırmaları birer silah haline getiriyorlar” diye eleştirdi ve şirketlerden yarattıkları bu canavarı yok etmelerini istedi. Ancak Facebook tarafından yapılan açıklamalardan anlaşılan şimdilik bu iş modelini değiştirmeyi düşünüyorlar.

Zaten Facebook üniversiteler için bir sosyal ağ olmaktan çıkarak herkes için bir sosyal ağ olmaya başladıktan sonra, mümkün olduğunca çok kullanıcıya sahip olmayı hedeflemişti. O zamanlar henüz bu kullanıcı bilgileriyle nasıl bir model kurgulayacakları bilemiyorlardı. Ancak zamanla bu iş modeli kullanıcılarından gelen bilgileri toplamak ve üçüncü taraflarla bunu paylaşmaya dönüştü. Örneğin 2014 yılına kadar bir “quiz” yaptığınızda ve hangi X-Men süper kahramanı veya hangi Disney prensesi olduğunuzu merak ettiğinizde yalnız kendinizin değil, aynı zamanda arkadaşlarınızın da bilgilerini paylaşıyordunuz. Öncelik başlangıçta kullanıcılarda iken (daha fazla kullanıcıya ulaşmak, düzenli olarak ağa giriş yapmalarını ve ağda daha çok zaman geçirmelerini sağlamak), zaman içinde kullanıcı verilerini toplayıp, bunları reklam verenler için yararlı birer kaynak haline getirmeye dönüştü. Sonuçta bu sosyal ağ parasını bununla kazanıyor. Ayrıca bu yalnızca Facebook’a özgü bir iş modeli değil, Google da Amazon da parayı bundan kazanıyor. İngilizce “Surveillance Capitalism” (Gözetim Kapitalizmi) denilen bir sistem ve şirketler bu sistemden oldukça memnunlar.

Gerçi kanun koyucular ve mevzuat karşısında teknolojinin ve Silikon Vadi’nin parlak gençlerine yıllardır hep olumlu davrandılar. Çünkü bu gençler, iş ve para kaynağı sağlayan girişimler kurdular. Yarattıkları ekonomi o kadar büyüktü ki, bir araştırmaya göre ABD ve Çin’den sonra dünya çapındaki en büyük 3. ekonomik güç haline geldi. Ancak baskın bir kısmını beyaz, Anglosakson, iyi üniversitelerden mezun, genç erkeklerin oluşturduğu bu ayrıcalıklı grup, şımarık ve burnu büyük bulunan tavırlarıyla ve sektör hakkında üst üste yayınlanan olumsuz haberlerle özellikle son bir yılda tepki toplamaya başladı.

Daha önce de otomotiv sektörü ve bankacılık gibi sektörlerden CEO’lar, hatta Hewlett-Packard yöneticileri ve Apple’ın CEO’su Tim Cook da bu komiteler önünde hesap verdiler. Bu gibi toplantıların 2 sonucu olabilir. Birincisi; dağ fare doğurur. Sorular sorulur, cevaplar verilir, çocuk azarlanır ve bir sonraki skandala kadar konu kapanır. En fazla hisse senetlerinin değeri düşer. İkincisi; kaş yaparken göz çıkarılır. Bir daha aynı sorunun yaşanmaması için öyle yasal düzenlemeler yapılır ki tüm sistem kurutulur. Yeniliklerin önü kapatılır. Bakalım neler olacak?

 

BraunPrize Uluslararası Tasarım Yarışması

Bizim yaşımız tutmuyor ama yaşı tutan tasarımcılara da mani olmayalım. Braun, uluslararası bir ürün tasarım fikir yarışması düzenliyor.

BraunPrize yarışma posteri

2018 yılı aynı zamanda Braun Prize yarışmasının da 50. yılına denk geliyor

Katılım ücreti alınmayan yarışma tasarım öğrencilerine, tasarım okullarına ve genç tasarımcılara açık. 20 Mart 2018’e kadar 2 veya 3 boyutlu, hatta interaktif çalışmalarla yarışmaya katılabilirsiniz.

Katılan projeler; fikir, tasarım, yenilikçi teknoloji ve çevresel sürdürülebilirlik açısından, “öğrenci” ve “genç yetenek” başlıkları altında değerlendirmeye alınıyor. Öğrenci kategorisinde yarışabilmek için, 18 yaşından büyük olmak ve öğrenciyken yapılan proje çalışmasıyla katılmak gerekiyor. Genç yetenek kategorisinde ise okullarından en fazla 5 yıl önce mezun olmuş tasarımcılar yarışabiliyor.

“Tasarıma Giriş” dersinde Braun markası ve Dieter Rams adının nasıl özdeşleştiğini tasarım öğrencisi olanlar mutlaka hatırlar. Tasarımcı olmayanlara da şöyle anlatalım: 2000’li yıllarda Jonathan Ive ve Steve Jobs işbirliği Apple tasarımlarını nasıl zirveye taşıdıysa, 1950- 1995 yıllar arasında  Dieter Rams de tasarımlarıyla Braun’u taçlandırmıştır. Bu arada Jonathan Ive, Dieter Rams’in tasarım anlayışından etkilendiğini söylemektedir.

Yarışmaya geri dönersek, ayrıntılı bilgi ve başvuru için https://www.braunprize.org sitesini inceleyebilirsiniz.

Barbie, Daima!

Bi’doz ekslibris sayfamda sektöre dair, okuduğum  kitapların bir listesini tutmaya çalışıyorum. Bu sırada listedeki bazı kitaplardan -özellikle de henüz dilimize çevrilmemiş olanlardan- ayrıntılı olarak söz etmem gerektiğini düşünüyorum. Listemin “Marka ve Pazarlama” başlığı altında yer alan bu kitaplardan biri Barbie bebekler hakkında: Forever Barbie: The Unauthorized Biography of a Real Doll, M. G. Lord, Walker Publishing Company, Inc., 2004.

Forever Barbie kitap kapağı

Forever Barbie: The Unauthorized Biography of a Real Doll, M. G. Lord, Walker Publishing Company, Inc., 2004.

8-12 yaş grubuna yönelik bir oyuncak olan Barbie’nin sevenleri kadar sevmeyeni de çoktur. Bu yaşlarda Barbie’yle oynamış 1960 ve 1970 doğumlu ebeveynler, değer verdikleri bu oyuncağı 3 yaşındaki çocuklarına oynasın diye alınca, dünyanın bu en ünlü kadını eleştiri yağmuruna tutulmuştur. Oysa 1820’ye kadar çocukların oynaması için üretilen tüm oyuncak bebekler birer yetişkin olarak tasarlanıyordu. Hatta çocuklar bile küçük birer yetişkin gibi giydiriliyordu.

Bu kitap, 2000’li yıllardan itibaren Disney prensesleri yüzünden kız çocukları üzerindeki etkisini yitiren, ekonomik krize hatta kişilik bunalımına giren Barbie markasının gayriresmî hayat hikâyesini anlatıyor. 1945 yılında kurulan Mattel şirketinin 1959 yılında New York Oyuncak Fuarı’nda Barbie’yi tanıtımından bu yüzyılın başına kadar olan sevgi ve nefret, kâr ve zarar öyküsünü okuyoruz.

Aynı zamanda Mattell’in kurucu ortaklarından Elliot Handler’ın eşi olan Ruth Handler’in fikri ve ikna çabası sayesinde şirket, çocuklar için bir yetişkin bebek üretmeyi kabul etmiştir. Charlotte Johnson ise Barbie’nin kıyafetlerini tasarlayan ilk tasarımcıdır. Yani bu başarılı kadının arkasında yine kadınlar vardır.

Kadının toplumdaki rolünün değişimi, kadın haklarının etkisi, feminizm hareketiyle birlikte Barbie’nin yansıttıkları da değişmiş midir? Sandığımızın aksine iki iş kadını tarafından piyasaya sürülen ilk Barbie bebekler de yaratıcıları gibi iş güç sahibi birer genç kadındı: Kabin görevlisi, hemşire veya model olarak çalışıyorlardı.

Morun Yeni Tonu: Love Symbol #2

Bundan önceki iki blog girişinde söz ettiğim Hokusai ve Raymond Loewy kadar çalışkan ve üretken olan besteci, yorumcu, müzisyen (bu listeye prodüktör, dansçı, aktörü de ekleyebilirsiniz) Prince hâlâ haberlere konu olmayı başarıyor.

Prince için Pantone tarafından çıkarılan mor renk: Love Symbol #2

Warner Bros. ile Prince arasındaki yasal savaşın sonucunda doğan “Love Symbol” bu renge de adını vermiş.

Ölümünün üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, 14 Ağustos’ta Pantone firması sanatçının anısına “Love Symbol #2” olarak adlandırdığı rengin duyurusunu yaptı. Mavinin ağır bastığı bu mor tonu için ilham kaynağı ise Prince’in eğer hayatta olsaydı- konserlerinde çalacağı özel üretim mor Yamaha pianosu oldu.

Sezar, CEO Olursa…

Etrafınızın farklı ilgi alanlarına sahip arkadaşlarla çevrili olmasının bir faydası sizi farklı konularla tanıştırmaları. Dünyanızı ve fikirlerinizi başka dünya ve fikirlere açmaları. Biri liderlik ve iş yönetimi, diğeri Roma mimarisi alanlarında çalışan ve aynı zamanda da tez hazırlayan iki arkadaşım sayesinde bir kitap dikkatimi çekti. Liderlik ve iş yönetimi üzerine çalışan arkadaşıma yılbaşı hediyesi olarak aldığım kitabı -her hediye ettiğim kitap gibi- dayanamayarak önce ben okudum. Eğer arkadaşım şu anda bu satırları okuyorsa ve daha ona aldığım bu kitabı okumamışsa, lütfen bu yazının devamını okumasın, ona ipucu vermeyeyim:)

roma_as_kapakKitabın adı Roma AŞ: İlk Çokuluslu Şirketin Yükselişi ve Çöküşü (Roma, Inc.: The Rise and Fall of the First Multinational Corporation). Yazarı Stanley Bing. Ülkemizde Koç Üniversitesi Yayınları tarafından 2016 yılında yayımlanmış. Çevirisi düzgün, anlatım dili biraz komik, biraz ciddi. Roma İmparatorluğu’nun tarihini az bilenler için yeterli, çok bilenler için belki(!) yetersiz, hiç bilmeyenler içinse tarih ve şirket yönetimi kurallarını birleştirerek okuması zorlayıcı olabilir. Ama temel önerisi ilginç: Roma imparatorluk tarihinin nasıl bir çok uluslu şirket tarihi ve yapısı gibi okunabileceğini gösteriyor. Bu imparatorluğun tarih boyunca nasıl biçim değiştirdiği anlatılıyor. Yerel şirketleri yutan bir küresel şirket Roma İmparatorluğu. Fethettiği ülkeleri ele geçirdikten sonra  yerel yöneticilerin görevlerine devam etmelerini olanak tanıdığından hem çalışan sistemi  bozmuyor hem de yöneticilerin konumlarını korumalarına izin vererek onları kendisine bağlıyor. İyi Sezarlar iyi CEO oluyor, kötü Sezarlarsa şirkete zarar veriyor.

Burada da benim aklıma marka ve pazarlama kısmı takılıyor. Roma İmparatorluğu döneminin markasıysa, müşterisine (burada ele geçirdiği topraklardaki insanları kastediyorum) sunduğu vaat “Roma vatandaşlığı“.  Yazar ise işe şirket çalışanları yönünde bakıyor ve onun deyimiyle ” (…) vaadi reddetmenin cezasının ölüm olduğu da düşünüldüğünde, yerel bir işyerinde sıradan bir çalışan olmaktansa, çokuluslu şirketin unvanlı bir çalışanı olmanın tercih edildiği görülüyor.” Zaten iyi marka hem müşterisine hem de çalışanına karşı tutarlı olmaz mı? Her temas noktasında (touchpoint) tutarlı gözükmek güçlü markanın gerekliliklerinden değil midir?

Romalılar deyince Asteriks ve Oburiks'i anmamak olmaz! Tüm Roma'yı en iyi onlar çözümlemiştir bence.

Romalılar deyince Asteriks ve Oburiks’i anmamak olmaz! Tüm Roma’yı en iyi onlar çözümlemiştir. İmza: Remzi Kitabevi tarafından basılan Galyalı Asteriks’in tüm maceralarının sıkı takipçisi.

CEO’lardan, pardon Sezarlardan  Augustus (eski adıyla Octavianus) ve Marcus Antonius’un bir sonraki “CEO” olmak için verdikleri mücadelenin anlatıldığı bölüm özellikle ilgimi çekti. Burada da yazarın bir tezi var: İyi CEO’lar detaycı olur. 

Bir de başa geçen her Sezar’ın bir önceki yönetimin artıklarını ortadan kaldırması var ki buna da “Her kurumsal dönüşüm iyi bir temizlik gerektirir.” demiş Stanley Bing.

Yazarın aktardığı şirket modeli Daniel H. Pink‘in kitaplarında bahsettiği Endüstri Devrimi sonrası ortaya çıkan ve 20. yüzyılın sonuna kadar, hatta günümüzde de varlığını sürdüren şirket nesline ait diye düşünüyorum. 21. yüzyılda yaygınlaşan yaratıcı (creative) iş kollarında faaliyet gösteren şirketlerin yönetim modeli ise bundan çok daha farklı.

Günümüz marka dünyasını düşününce Roma İmparatorluğu hangi markadır, diye sorarsanız da cevabım çoktan hazır. Tabii ki LVMH Moët Hennessy • Louis Vuitton S.A. Eh bu durumda da Bernard Arnaud da Sezar oluyor:)

Not: İlgilenenler için 2 kitap daha: Daniel H. Pink-Drive ve Simon Sinek-Leaders Eat Last.

 

2017’nin Rengi

Her yıl olduğu gibi 2016 yılının son aylarında dünyanın renkten sorumlu tekeli Pantone, bir sonraki yılın rengini açıkladı: Yeşil. Hatta tam adıyla PANTONE 15-0343 Greenery. Seçilen bu yeşili tanımlamak için sarı tonunun baskın olduğu, yaprak yeşili veya açık yeşil diyebiliriz.

2016 yılının renkleri olarak seçilen dinginlik ve huzur ifadesi açık tonlarda, lila diyebileceğimiz bir mor tonu ve pembe kuvartz olarak adlandırılan pudra tonundaki pembe renkten sonra yine çok bağırmayan, baskın durmayan bir renk seçilmiş. Firma, dünyadaki karmaşa ve yaşanan sorunlara karşı biraz huzur ve sükunet önerisi getirmek istediklerini belirtiyor.

Yeni başlangıçları, baharın ilk günler2017rengiini sembolize eden bu yeşil tonu canlılık, yenilenme, yeniden yaşam gibi olumlu anlamlar taşıyor.  Çevrecilik ve doğa ile özdeşleştirilen yeşil, aslında teknoloji ve innovasyon kavramlarıyla da yakından ilişkili. Birçok akıllı telefon uygulamasının sembollerinde ve yeni nesil teknoloji firmalarının logolarında bu etkiyi görmek mümkün.

Pantone’nin bu alandaki gücü nereden geliyor?

Geçmişinden geliyor demek yetmez, ama sektöre iyi bir başlangıç yapmış denebilir. 1956’da kurulan, 1960’larda grafik tasarım ve baskı sektöründeki renk kullanımına bir dilbirliği getirmeyi hedefleyen New Jerseyli firma Pantone, 2000’li yıllarda dünya çapında bir tekele dönüştü.

Renk eşleme konusunda firmada çalışmaya başlayan, 1962’de ise firmayı satın alan Lawrence Herbert tasarım ve baskı sektöründen değildi. Kimya ve biyoloji üzerine eğitim almıştı. Eğitimini bu alanda doğru bir şekilde kullandığını söylemek sanırım yanlış olmaz. 1963 yılında 10-12 renkten oluşan renk kataloğu yayımladı. Bu katalogla baskı sürecinde karşılaşılan renk hatalarının (koyu/açık, sıcak/soğuk tonların basımıyla kırmızı ağırlıklı mor veya mavi ağırlıklı mor renk gibi baskıda sorun çıkaran renkler gibi) önüne geçmeyi istedi. Sayısal bir sistem getirilerek dünyanın her yerinde aynı rengin basılabilmesi amaçladı.

Doğru renkle basmak neden önemli?

Baskıda rengin tutmaması mali açıdan öngörülemeyen birçok soruna neden olur. Ürünün sahibi firmanın, tasarım ajansının ve matbaanın ortak bir renkte, tüm baskılarda aynı sonucu alamamalarının trajik sonuçlarına bir örnek yıllar önce Kodak firmasının başına gelmişti. Fotoğraf makinesi için film satın almak isteyenler müşteriler, raflardaki Kodak film kutularının birbirinden farklı sarı tonlarında basıldığını gördüklerinde, koyu sarı tonlarında basılmış kutulardaki filmlerin “bayat” olduğunu düşünmüş, parlak ve açık tonlardaki kutuların “taze” olduğuna inanarak bu tonlarda basılan kutuları almayı tercih etmişler. Neyseki Kodak, Pantone ile işbirliğine gitmiş de film kutularının hepsinin aynı tonda sarıyla basılmasıyla renk sorununu çözerek raflardaki tüm filmleri satmayı başarmış.

Pantone, renk için kurulan ilk firma değil, ancak en çok tanınanı demek yanlış olmaz. Tabii ki farklı ülkelerin baskı dünyasında farklı renk standartları kullanılabiliyor. Bu standardı yakalamada RAL, Munsell, Toyo, ANPA gibi başka firmalar olsa da hiçbiri bu firma kadar uluslararası tanınırlık yakalamadı. Neden mi? Çünkü günümüzde sadece tasarımcılara ve matbaacılara yönelik renk kılavuzu hazırlamak yerine, yılın rengi, “Pantone” kupaları, dudak parlatıcıları gibi ürünleri ile profesyoneller dışındakilere de hizmet veriyor.

BANANA! (Çevirisi: İşte benim rengim)

BANANA!
(Çevirisi: İşte benim rengim)

Örneğin, film endüstrisiyle ortaklık kuruyor ve karşımıza “Minyon sarısı” çıkıyor. Sephora ile ortaklık yapıyor ve ten renkleri için bir skala geliştiriyor. Böylece ten renginize uygun pudranızı rahatça seçebileceğinizi savunuyor. Tabii kataloglarına 1990 yılından itibaren ekran renklerini tanımlamakta kullanılan RGB ve html kodlarını da eklemeyi unutmuyor.

Peki neden her yıl bir renk seçiliyor?

“Tüm renkler” anlamında “pan” ve “tone” kelimelerinin bileşimiyle ismini oluşturan Pantone, kendine yeni pazarlar yaratarak, bu sayede markasını güçlendiriyor ve para kazanıyor diyebiliriz. Alanında etkili firmaların yaptıkları da bu değil midir zaten? Sektöre yön verirler. Yolu onlar açar, diğerleri peşinden gider. İşte burada da olan bu!

Firmanın uzmanları dünyanın dört bir yanını gezerek yeni akımları yakından görmek ve bir sonraki moda rengi belirlemek için önce ipuçları topluyorlar. Ardından bu bilgileri -rivayete göre- yılda 2 kez bir Avrupa başkentinde düzenlenen gizli toplantılarda değerlendiriliyorlar. 2 gün süren toplantılar sonunda da bir sonraki yılın rengini belirliyorlar. Sonra toplantı sonuçlarını 750 dolarlık bir çalışmada yayımlayarak satışa sunuyorlar.

Mercedes alacak olsam bu rengi alır mıydım acaba?

Mercedes alacak olsam bu rengi alır mıydım acaba?

Bu çalışmayı moda tasarımcılarından çiçekçilere, mobilya tasarımcılarından aksesuarcılara kadar geniş bir kitlenin takip ettiği söyleniyor. Çünkü eğer o yıl için belirlenen rengin dışında bir renk çalışırlarsa, özellikle de moda endüstrisinde, bu o markalara oldukça pahalıya patlayabilir.  Tüketiciler için “demode”, rakipler içinse öngörü yoksunu, sektörün gereklerinden uzak kalmış, zayıf markalar olurlar.

2017’nin rengine geri dönersek…

2000 yılından beri açıklanan “Yılın Rengi” için 2017 yılında geniş bir ton aralığı belirlenmiş. Nasıl doğada tek bir yaprak yeşili yoksa, bu seçilen rengin de tek bir tonu yok. Dolayısıyla 2017 yılında giyimden ayakkabıya, aksesuardan ev eşyasına kadar birçok yerden bu yeşille karşılaşacağız.

7 Nesil Cep Telefonu

iPhone 7’nin piyasaya çıktığı  şu günlerde Samsung Galaxy Note 7 krizinden söz etmek yanlı ve yanlış mı olur acaba? Gerçi Samsung Galaxy Note 7’nin ana markası Samsung’a verdiği zararın bir buçuk aydır dillerden düşmediğini düşünürsek, “marka” tanımının müşterinin zihninde oluşturulan konum ve müşterinin o marka ile yaşadığı deneyim üzerinden bir dönemde, Note 7 krizinin kötü hizmet veya ürünün markaya bir anda verebileceği zararı görmek adına iyi bir örnek olduğunu söyleyebiliriz. Firmaya 5 milyar dolardan fazla kayba neden olan bu krizin artçılarını bir süre daha izleyeceğiz gibi gözüküyor. Böyle bir krizin nasıl yönetilmesi gerektiğini ve kötü yönetimin sonuçlarını ileride marka ve kriz yönetimi derslerinde örnek olarak okuyabiliriz.

Bildiğiniz gibi Eylül ayında Samsung en az 2,5 milyon cep telefonunu pilden kaynaklı tutuşma tehlikesi yüzünden dünya çapında geri çağırmış ve ilk aşamada müşterilerine bu sorunun düzeltildiğine dair güvence vermişti. Ancak aşırı ısıma ve alev alma sorunu devam edince Note 7’yi satıştan kaldırdığını açıkladı. Bu krizin, birinci sınıf (premium) cep telefonu Note serisini, hatta belki de Samsung’un iletişim sektöründeki varlığını tehdit ettiğini söylemek yanlış olmaz. 2008-2009 yıllarında birinci sınıf cep telefonunda Apple, Blackberry, Nokia arasında bölünmüş olan pazara girmede oldukça zorlanan Samsung’un kriz yönetimindeki başarısızlığı onu bu gruptan tamamen çıkarabilir. Yapılan yanlışlara göz atarsak:

– Hatalı ürünün geri çağırılmasıyla ilk kez karşılaşılmıyor. Hatta müşteri markaya güveninden dolayı elindeki hatalı ürünü iade edip, düzgün olduğunu düşündüğünü alıyor. Yani güvendiği markanın hata yapabileceğini biliyor, ama hatasını düzeltebileceğine de güveniyor. Samsung’un talihsizliği (veya beceriksizliği diyelim) öncelikle müşterinin güvenini boşa çıkarmasından ve müşteri nezdindeki kredisini, ona yine hatalı bir ürün vererek, harcamasından kaynaklanıyor. “Ürünü geri çağırıyoruz” (recall) demek yerine “ürünü değiştiriyoruz” (exchange) diyerek başlangıçta sorunu hafife almış gibi göründüler.

– Ürünün patlama, alev alma sorununun kaynağını bir türlü tespit edemediler. Kullanıcılar da sorunun nedenini bilemeyen bir firmanın çözüm üretemeyeceğini düşünmeye başladı.

– Markanın insani yanını kullanarak müşterilere ulaşmaya çalışmak yerine kurumsal olarak (yani belli bir mesafeyle) krizi yönetmeye çalışmaları da durumu kolaylaştırmadığı gibi faaliyet gösterdiği diğer alanlardaki varlığını da tehdit eder hale geldi. Oysaki, nasıl 2012 yılında Apple’ın harita uygulaması kullanıcılarına sorun yaşattığında (uygulamada sokak adları yanlış gözükmüş, uygulamayı kullananlar yanlış yollara yönlendirilmişti) Tim Cook, kullanıcılardan özür dileyerek Googlemap gibi rakip uygulamaları kullanabileceklerini belirterek sorunla yüzleşmede markayı kullanıcıların karşısında temsil ettiyse, Samsung da böyle bir kişiyle ete kemiğe bürünerek bu sorun hakkında tüketiciyle ilişkiye geçebilirdi.

Bir zamanların takoz telefonu Ericsson, dünyada tüm zamanların en yaygın cep telefonu “ince uçlu şarj aletli” Nokia veya iş yazışmalarının bir dönem vazgeçilmezi Blackberry… Hepsi ömrünü tamamlayarak cep telefonu tarihinde birer efsaneye dönüştüler. Ama bugüne kadar hiçbir cep telefonu, telefon mezarlığına Samsung Galaxy Note 7 kadar hızla gömülmedi.

Bu gibi marka krizlerinin yönetiminde her zaman dürüstlük ve şeffaflığın müşteri nezdinde galip geldiği söylenir. Fastcompany.com’dan Mark Sullivan’ın yazdığı gibi: Telefonlar geçicidir, kâr geçicidir, ama itibar sorunu kalıcı olabilir.

Ülkeler ve Markalar

Böyle politik ve sosyal yoğun gündemde mesleki veya hobi amaçlı blog güncellemek zor iş! Okur üzerinde gündemi ciddiye almadığınıza dair izlenim bırakabilir, yazmayı düşündüğünüz konular bir anda anlamsız kalır veya en basitinden canınız böyle “fuzuli” konularda yazmak istemez. Yine de madem çıktık bir yola bari az buçuk günümüzle ilişkilendirebileceğimiz bir konu bulalım.

Her daim gündemi yoğun ülkemin en değerli markalarına dair, çok değil iki ay önce Brand Finance adlı Londra menşeili dünyanın üç büyük marka değerlendirme kuruluşundan biri “Turkey 100” isimli bir rapor yayımlamıştı. Bu raporda, gerek iç pazarda gerekse dünya çapında başarılı olan markaların ve sektörlerin 2015 yılı verilerine dayanarak bir analizi yapılmış ve bir liste çıkarılmış. Listenin ilk 20’sini oluşturan markalar sırasıyla: THY, Türk Telekom, Arçelik, Akbank, Garanti, Turkcell, T. İş Bankası, Anadolu Efes, Yapı Kredi, Halkbank, Ziraat, Vakıfbank, BIM, LC Waikiki, B/S/H (Bosch and Siemens Home Appliance), Ford Otosan, Finansbank, Enka, Ülker Bisküvi, Migros.

Bu markaların acaba kaçı yerli ve yabancı tüketicinin zihninde Türkiye çağrışımını yapıyordur? Örneğin böyle bir çağrışım oyununda aklıma hemen; Coca-Cola ve A.B.D., Lego ve Danimarka, Virgin ve Birleşik Krallık, Milka ve İsviçre, Samsung ve Güney Kore ikilileri geldi.

Dünyanın en değerli marka listesinin ilk sırasında yer alan 146 milyar dolarlık Apple‘ı nedense A.B.D. ile eşleştirmediğimi fark ettim. Listenin ikinci sırasındaki arama motoru Google‘ı da. Peki neden zihnimde bu eşleşmeyi yapamadım? İki nedenden olabilir mi? İlki, Apple ile ilişki geçmişimin masaüstü bilgisayar döneminden gelmesi. Steve Jobs’un adını bilmediğimiz zamanlardan söz ediyorum. Yalnız Jobs’un değil, sokakta yürüyen herkesin balıkçı yaka kazak giydiği günlerden. Apple ve Macintosh‘un iki farklı bilgisayar olduğu dönemlerden. İkinci neden ise daha basit: Gerek Apple’ın gerekse Google’ın kullanıcılarının önünde Amerikan kökenini vurgulamaması olabilir.

Oysa düşünün, Coca-Cola’nın dünya genelinde tüketici zihnindeki yeri, Hollywood’un da etkisiyle, Amerikan ürünü olduğu yönündedir (keza McDonald’s’ın da). O yüzden bir ülkede A.B.D. karşıtı gösteri düzenlendiğinde önce kola şişelerini sokağa boşaltırlardı. Ama şimdi kimsenin iPhone‘unu yere atıp parçalayacağını sanmam. Evet çok para verip alıyoruz o telefonu, o yüzden bilerek kırmak istemeyiz ve öte yandan da o cep telefonunun kaç parçası gerçekten A.B.D.’de üretiliyor ki?

Bu da beni başka bir soru sormaya itiyor: Acaba yakın veya uzak gelecekte piyasada tutunacak markalarla bu çağrışım oyununu oynamaya devam edebilecek miyiz?

Bu arada sizi kandırdım! Milka, İsviçre markası değil. Evet İsviçre’de doğmuş, ama 1990’da Amerikan Mondelēz International (eski adıyla Kraft Foods) tarafından satın alınmış. Hâlâ İsviçre Alpleri üzerinden pazarlandığı için biz onu İsviçre markası zannediyoruz.