Köpekbalığı devriyesi: Dron, insan, bilgisayar yazılımı

Reuters’ın haberine göre eylül ayından itibaren Avusturalya’nın bazı kıyılarında dronlar köpekbalığı devriyesine çıkacak.

köpekbalığının dron ile takip edilmesi çizimi

“Biri köpekbalıklarını gözetliyor!”

Dron tarafından operatörüne iletilen canlı görüntüler köpekbalığı taramaya yönelik bir bilgisayar yazılımında incelenecek. İnsan gözüyle yapılan taramada yüzde 20 ila 30 arasında bir başarı sağlanırken, “dron+insan+bilgisayar programı” işbirliği sayesinde bu oranı yüzde 90‘a çıkarmayı hedefliyorlar. Projenin araştırma görevlilerinden Dr. Nabin Sharma (University of Technology Sydney – School of Software) amaçlarının “insanları işinden etmek olmadığı, onların daha doğru sonuçlar almasını sağlamak olduğu”nu söylüyor.

Dronun üzerinde köpekbalığı tehlikesi algılandığı anda etraftaki yüzücüleri uyarmak amacıyla bir megafon bulunuyor. Ayrıca dronun yüzücülere şişme bir bot ve işaret fişeği de atabilmesi planlanmış. Projenin ticari ayağını oluşturan Little Ripper Group aynı zamanda bir “köpekbalığı kovucu” üzerinde de çalışıyormuş.

Yapay zekâ işimizi elimizden alacak diyenlere duyurulur: Artık farklı iş kolları için alışılmışın dışında ekipler kuruluyor haberiniz olsun!

Havadan dron yağıyor!

Dron camiasında başını alıp giden dronlardan sonra bu yaz yere çakılan dronları duyduk. Dron dünyasının köklü firması DJI, bazı dronlarının havalandıktan bir süre sonra kendini kapatarak düştüğüne yönelik şikâyetler alınca çareyi aygıt yazılımını güncellemekte buldu. Pil yönetim sistemi ve güç kaynağındaki bir problemin Spark model bazı dronlarında bu soruna yol açtığını belirtti. Yine de firma, 1 Eylül’e kadar güncelleme yapılmayan Spark’ların, bu tarihten sonra havalanamayacağını duyurdu.

Haberin tümünü The Verge‘den okuyabilirsiniz.

Bayram, tatil, e-ticaret ve androidler elektrikli koyun düşler mi?

Bayram haftası tüm hızıyla devam ediyor. 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutladık. Şimdi de Kurban Bayramı’nın ilk günündeyiz. İdari izin yapanlar uzun(nnn) tatilden mutlu, şehirde kalan benim gibiler ise “onlar gitti, şehir boşaldı” diye huzurlu. Son iki haftanın -magazin haberlerini saymazsak- gündemi meşgul eden konuları sıcaklar, yağışlar, kurbanlık alışverişi ve bayram tatili giderleri. Son iki konuyu biraz açalım:

Elektronik koyun

akıllı telefonda koyun çizimi

İnternetten büyük ve küçük baş hayvanlarınızın “seceresini” araştırabilirsiniz.

90’lı yıllarda kurbanlık koyun ve internet kelimelerini yan yana kullanmayı aklımızdan bile geçirmezken, şimdi alınan büyük veya küçük baş kurbanlık ile ilgili bilgiler bir mobil uygulama üzerinden sorgulanabiliyor. T.C. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından web sitesinde yayımlanan “Küpe Sorgulama” isimli mobil uygulama ile alınan kurbanlık hakkında bilgiye ulaşılabiliyor. Uygulamayı indiremeyenler ise https://hayvanbilgi.tarim.gov.tr/ sitesinden yine küpe numarası sorgulatabiliyorlar.

 

Bir de kurban rehberi hazırlanmış. Kurbanlık hayvan alımında ve kesiminde dikkat edilecek hususlar hakkında bilgilendirme amacıyla pdf belgesi oluşturulmuş. Ehil olmayan kişiler tarafından kesilen ve düzgün koşullarda saklanmayan derilerden yaklaşık yüzde 20 ekonomik kayıp oluştuğu söyleniyor. Sabahtan beri haberlerde kurban keserken yaralananları duyuyoruz. İşte böyle anlarda “keşke akıllı telefonda mesajlaşacağınıza biraz zaman ayırıp bu rehberi okusaydınız” demek geçiyor insanın içinden.

Android’ler Elektrikli Koyun Düşler mi?

Do androids dream of electric sheap kitap kapağı

İlk baskısı 1968’de yapılmış, ben 40 yıl sonra SF Masterworks’a ait bir baskıyı bulmuşum.

Kurbanlık koyun ve tatil derken, Kurban Bayramı’nda dinlenenlere bir de kitap önereyim. Orijinal adı “Do Androids Dream of Electric Sheep” olan, dilimize “Android’ler Elektrikli Koyun Düşler mi?” olarak çevrilen Philip K.Dick’in 1968 yılında yayımladığı bu bilim kurgu romanını okuyabilirsiniz. “Blade Runner” (Bıçak Sırtı) filmine de temel olan bu romanda tükenmiş dünyada “gerçek” bir hayvan sahibi olmak isteyen kahramanımızın avladığı androidlere karşı olan düşüncelerindeki değişimi izliyoruz. Nasıl kahramanımız “gerçek bir koyun” sahibi olmanın hayalini kuruyorsa, androidler de belki “elektrikli bir koyun” sahibi olmak istiyordur?

Kurbanın teknolojik (!) kısmını yazdık. Biraz da harcamalara bakalım.

Kurban Bayramı’nın e-ticarete yansıması

Gittigidiyor‘un açıkladığı 1-22 Ağustos 2017 satış verilerine göre derin dondurucu satışı geçen yıla göre 3 kat artmış. Kıyma makinesi satışlarında ise 2 kat kadar bir artış var. Üç büyük şehrimiz her iki ürünün en fazla ilgi gördüğü iller. Bu illerin yanı sıra, derin dondurucuya Bursa ve Kocaeli’den, kıyma makinesine ise Gaziantep ve Hatay’dan talep var. Kıyma makinesi için tüketiciler 200 TL, derin dondurucu içinse 1.000 TL’yi gözden çıkarmış.

Özellikle derin dondurucu alımında oldukça istikrarlı bir toplumuz galiba. Neden derseniz? Bundan 2 yıl önce aktif olan kliksa.com adlı çevrimiçi ticaret platformu -ki daha sonra küçültülerek TeknoSA’nın altında bir outlet kanalına dönüşmüştür-tarafından açıklanan Kurban Bayramı öncesi ve boyunca yapılan alışverişlere yönelik değerlendirme de benzer bir sonuç gösteriyordu. Derin dondurucu talebi o dönem de önceki yıllara göre 2,5 kat artış göstermiş ve erkek tüketicilerin akıllı telefondan sonra en çok rağbet gösterdiği ürün olmuş.

Tabii derin dondurucu satışlarında yalnız bayramın değil, sıcakların da etkisi olabilir.

E-ticaretin sıcakla arası nasıl?

E-ticaret sitesi avantajix.com 8 Temmuz-8 Ağustos 2017 tarihleri arasında yapılan çevrimiçi alışveriş verilerini Mayıs ayı verileriyle karşılaştırmış ve 30 derecenin üstündeki havalarda çevrimiçi alışverişte artış olduğunu gözlemlemiş. Bu artış, hava sıcaklığı 30-35 dereceyken yüzde 60-70, 35-37 derecedeyken yüzde 100, 40 dereceye yaklaştığında ise yüzde 130’a ulaşmış. Sıcak havalarda alışverişin en yoğun olduğu saat aralığı ise 12.00-16.00 olarak belirlenmiş.

Böyle sıcak havalarda marketlerin çevrimiçi siteleri, yüzde 35 ile satışta en fazla artış gösteren siteler. Onu fırsat siteleri ile kozmetik ürün siteleri izliyor. Bu sitelerdeki alışveriş trafiğinin artışında tatil için harcama yapacak kitlenin rolü de olsa gerek. Ne yazık ki bu konuda elimde başka bilgi olmadığından dolayı, yalnızca spekülasyon yapabiliyorum.

Bayram tatilinin e-ticarete faydası

Gelelim bayram tatiline. 30 Ağustos Zafer Bayramı ile Kurban Bayramı tatillerinin birleştirilmesinin turizmde canlılık bekleniyordu. Hatta bu tatil süresince de e-ticaret sektörünün 1 milyar TL ciro yapmayı hedeflediği belirtiliyordu. Zaten geçtiğimiz günlerde otel konaklamaları, yurt içi ve yurt dışı turları, uçak ve otobüs biletleri online satışlarının günlük yüzde 150-200 arasında arttığı açıklanmıştı. Daha önce kapısını yerli turiste açmamış oteller için kötü geçen 2017 yazının zararları, bayram tatiline gelen yerli turistle az da olsa giderilecek gibi gözüküyor.

Morun Yeni Tonu: Love Symbol #2

Bundan önceki iki blog girişinde söz ettiğim Hokusai ve Raymond Loewy kadar çalışkan ve üretken olan besteci, yorumcu, müzisyen (bu listeye prodüktör, dansçı, aktörü de ekleyebilirsiniz) Prince hâlâ haberlere konu olmayı başarıyor.

Prince için Pantone tarafından çıkarılan mor renk: Love Symbol #2

Warner Bros. ile Prince arasındaki yasal savaşın sonucunda doğan “Love Symbol” bu renge de adını vermiş.

Ölümünün üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, 14 Ağustos’ta Pantone firması sanatçının anısına “Love Symbol #2” olarak adlandırdığı rengin duyurusunu yaptı. Mavinin ağır bastığı bu mor tonu için ilham kaynağı ise Prince’in eğer hayatta olsaydı- konserlerinde çalacağı özel üretim mor Yamaha pianosu oldu.

Endüstri ürünleri tasarımının babası: Raymond Loewy

Endüstri ürünleri tasarımı öğrencilerinin “Tasarım Tarihi” dersinin köşe taşıdır Raymond Loewy. İsmini duymadan mezun olan varsa da tasarımlarını görmeden mezun olan yoktur. (Sanırım? Umarım!)

Okul sıralarına -pardon stüdyosuna demek istemiştim- geri dönmek isteyen tasarımcılara, “Raymond Loewy: Father of Industrial Design” isimli 1979 yapımı 15 dakikalık programı izlemelerini öneririm. İngilizce olan kaydın ne yazık ki herhangi bir dilde altyazısı yok.

Filmde 85 yaşındaki tasarımcıya “İyi tasarım nedir?” diye soruyorlar. Cevabını özetleyelim:

Tasarımcının 1951’de yayımladığı “Never Leave Well Enough Alone” adlı 377 sayfalık bu kitapta hem hayat hikâyesini hem de tasarımla ilgili görüşlerini okuyabilirsiniz.

– İyi tasarımın modası geçmez. Bir Yunan heykelciği gibi klasikleşmiştir.

– İyi tasarım mütevazıdır. Etrafıyla uyum içindedir. Üzerinize gelmez.

– İyi tasarım basittir. Ona baktığınızda sadeliğin güzelliğini görürsünüz.

“Gördüğünüz en iyi tasarım nedir?” sorusuna cevabı ise yumurta! Şekli tam olarak Loewy’nin tasarımlarında gördüğümüz damla biçiminde (streamlining). Üstelik tamamen işlevsel. Çünkü sürtünme kuvvetini en aza indirecek biçime sahip.

Hokusai kadar çalışkan olmak

Belgesel deyince BBC yapımlarını izlemek bana ayrı bir keyif verir. Özellikle David Attenborough‘nın kuş belgeselleri hafızamda yer etmiştir. Ama doğa belgeselleri dışında gündelik yaşam, tarih ve sanat belgesellerinde de gösterdikleri özeni göz ardı etmem mümkün değil! İşte geçenlerde izlediğim 2017 yapımı “Hokusai: Old Man Crazy to Paint” adlı belgeseli de hem konusu hem de anlatımıyla etkileyici buldum.

Hokusai - Kanagava'nın büyük dalgası

Kanagava’nın Büyük Dalgası (Fuji Dağı’nın Otuz Altı Görünümü adlı eserinden)

1760-1849 yılları arasında yaşayan Katsushika Hokusai’yi isim olarak bilmeseniz bile “Kanagava’nın Büyük Dalgası”nı görmüş olma ihtimaliniz yüksektir. Ressam, illüstratör, baskı ustası Hokusai’nin “Fuji Dağı’nın Otuz Altı Görünümü” adlı serisindeki ilk görünümdür bu baskı ve dünya çapında bilinir. Ama daha ne eserler vermiştir! Kitaplar için illüstrasyonlar çizmiş, ahşap baskılar için kalıp oymuş, nice soyutlamalar yapmış, resimlerini ince fırça darbeleriyle bezemiştir. Evet bu son kısım kendi içinde çelişiyor, farkındayım, ama eserlerini incelediğinizde demek istediğimi anlayacaksınız. bunun için “Yeşil Başlı Ördek” ve “Kardaki Yaşlı Kaplan” resimlerine dikkatlice bakmanız yeterli olacaktır.

Hokusai Otoportre

Hokusai Otoportre

Hokusai’nin yaşam öyküsü biz sıradan insanlara ilham vermeli. Neden mi? Bir kere “büyük adamlar” da tökezler. Yani onlar da insandır. Sıradan insanlar gibi şanssızlıklara, haksızlıklara maruz kalabilirler. Onları bizden ayrı kılan bence yalnızca yetenekleri değil, çalışmaktan vazgeçmemeleri de. XX. yüzyılda meslek hayatlarının başındaki bilim insanlarının makaleleri birçok kez hakemli dergiler tarafından reddedilmiştir. Bu insanların bir kısmı ileride Nobel ödülü kazanmıştır. İş dünyasına baktığımızda Steve Jobs gibi yöneticiler kurdukları şirketten atılmış, yılmamış, bir süre sonra geri çağrılmışlardı. Alanındaki tüm “önemli” isimler her tökezleyişlerinde yapmayı en iyi bildikleri işi yapmaya devam ederek ayağa kalkmışlardır. Hokusai’nin XVIII. yüzyıldan XIX. yüzyıla uzanan yaşamına baktığımızda da aynı çalışkanlığı ve azmi görüyoruz. İleri yaşlarda her şeyini kaybetmiş, hem de bir değil iki kez. Yine de çalışmış, çizmiş. Her yeni başlangıçta önceki işlerini aşmış yine de asla “ben oldum, yaptım, tamamım” dememiş. Kendi deyimiyle altı yaşından seksen yaşına kadar kalemi elinden düşürmemiş, yine de daha istediği gibi bir kedi bile çizememiş.

Karda Yaşlı Kaplan

Karda Yaşlı Kaplan

İşimizi yaparken yılgınlık hissettiğimiz o anlarda Hokusai’nin yaşam öyküsünü hatırlamak bize ilaç gibi gelecek!

 

Bebelere balon, babalara brunch

(Bloga çok ara verince Anneler Günü’ndeki harcama alışkanlıkları hakkında yazamadım. Bari Babalar Günü ile karşılaştırarak telafi edeyim.)

Mayıs ayında anneler için, Haziran ayında ise babalar için alışverişe çıkan tüketiciyi bu yıl Haziran ayında bir de bayram harcaması bekliyor. Böyle özel günlerin perakendecilere ilaç gibi geldiğini biliyoruz. Yalnız perakendecilere mi? İnternet üzerinden alışveriş yapmayı seçen öğrenciler ve 24-35 yaş aralığındaki çalışan kesim de çevrim içi satış yapanları ihya ediyor.

Çevrim içi satış sitesi avantajix.com’un verilerine göre özel günlerde hediye alımı için ayrılan bütçe ortalama sevgili için 132TL, anne için 120TL, baba içinse yaklaşık 110 TL. Sevgililer Günü için pahada ağır hediyeler aldığımızı, Anneler Günü için daha çok alışveriş yaptığımızı, Babalar Günü’nü ise üçüncü plana attığımızı söylemek pek de yanlış olmaz. Yine de yıllar geçtikçe bu güne yönelik reklam ve pazarlama çalışmaları anneleri yakalamaya azimle uğraşıyor.

Geçen yıl 942,6 milyon TL harcanan Babalar Günü’ne ait bu yılki kredi kartı kullanım verilerini Bankalararası Kart Merkezi önümüzdeki haftalarda açıklayacaktır. Önceki yıllardaki harcama kalemlerine bakarsak havayolu ve seyahat acentelerinin ön planda olduğunu görüyoruz. Ayrıca iletişime yönelik teknolojik ürünler ve elektronik eşyalar da sıkça alınan hediyeler arasında. Otomobil aksesuarları ve hobi gereçleri ise tüm dünyada babalar için düşünülen hediyelerin önemli bir bölümünü oluşturuyor.

Kahvaltıya kampanya

Ülkemizde büyük şehirlerde özellikle evli çiftlerin gözdesi olan pazar kahvaltıları sayesinde Anneler ve Babalar Günü’nde ailenin iki tarafı (mümkünse!) bir araya bir araya getiriliyor. İki tarafın da gönlü aynı anda ve aynı şekilde alındığından kimseye hak geçmiyor, kimse de buna itiraz edemiyor. Ancak bu yıl Babalar Günü’nün Ramazan ayına denk gelmesi hediye olarak dışarıda “brunch” yapanların sayısını azaltmış olabilir. Oysa fırsat siteleri bu yılda Babalar Günü için indirimli kahvaltı mekânlarını karşımıza çıkartmıştı. Yine de bu özel gün sayesinde bayram öncesinde perakendecilerin yüzü gülmüşe benziyor.

Tüketici olarak babalar

Toplumsal hafızamızda baba figürü genelde alışverişi sevmeyen veya yalnızca ihtiyaç temelli alışveriş yapan kişi olarak yerleşmiş. Öyle olmasalar da (kılık kıyafet düşkün babalar, ayakkabı almayı seven babalar, eşleri yeni çanta alınca laf eden ancak kravat, saat almadan duramayan babalar) öyle bir tüketici portresi çizmeyi seviyorlar. Dolayısıyla Babalar Günü için hediye olarak gömlek, kravat veya pantolon “o zaten kendine hiç yeni bir şey almaz, bari biz ihtiyacı olanı alalım” düşüncesinden yola çıkılarak alınır.

Babalar, yeni deneyimlere hazır mısınız?

Y kuşağının ev ve araba gibi yatırımlar yerine yeni şeyler deneyimlemeyi sevdiği hep söyleniyor. İşte bu kuşak hediye alacağı zaman da birilerine gezi, tur, tatil, etkinlik hediye etmeyi fazlasıyla seviyor. Y kuşağının babaları da zaman zaman böyle hediyeler alıyor. Yurt içi veya yurt dışı gezisine, tatile gönderilen babalar olduğu gibi, “bungee jumping” veya paraşütle atlama gibi farklı deneyimler de yaşatılan babalar da var.

Pilotluk kursu veya otomobil kullanımında ileri sürüş teknikleri eğitimi de babaların ayaklarını yerden kesen hediyelerden.

Bazı ülkelerde Babalar Günü hediyeleri

Birleşik Krallık: Bu özel gün için Kuzey İrlandalıların İskoçlardan daha çok harcama yaptığı tespit edilmiş. İngiltere’de kendi başına yap (Do It Yourself-DIY) setleri ve bahçe bakım malzemeleri satışı bu dönemde %2 oranında artıyor.

Alınan hediye listesinde ilk sırada kıyafet, ikinci sırada ise hediye çeki ve tıraş losyonu yer alıyor. 2015 yılında yapılan bir ankette “Eğer maddi kısıtlamanız olmasaydı babanıza en çok ne hediye etmek isterdiniz?” sorusuna verilen cevapların %44’ü tatil hediye etmek olmuş. %25 ile ikinci sırayı ev, %23 ile üçüncü sırayı araba almış.

ABD: Bu yılki Babalar Günü için 15,5 milyar dolar gibi rekor düzeyde harcama yapması bekleniyormuş. Bu miktar bir önceki sene yapılan harcamadan 1,2 milyar dolar daha fazla. Yine de beklenen harcama, Amerikalıların bu yılki Anneler Günü için harcadığı 23,6 milyar dolardan çok daha az.

Hediyede ilk iki sırayı bizde tamamen kaybolmuş bir alışkanlık olan tebrik kartları ve özel geziler alırken, onları kıyafet ve hediye çeki izliyor. Amerikalıların hediyelerini büyük mağazalardan ve internet üzerinden almayı seçiyorlar. İndirimli satış yapan mağazaların ve yerel dükkânların ise bu özel günde satışı düşük.

En çok kime hediye alıyoruz?

Hediye alınanların yarısını babalar oluşturuyor -eh nihayetinde Babalar Günü! Ama bu günde kocalara ve tabii ki oğullara da hediye alınıyor. Büyükbaba ve erkek kardeşleri ise pek düşünen yok!

Gülün Adı, Sevgililer Günü’ne Ne Kattı?

İşte yine bir Sevgililer Günü! Merak etmeyin sevgilisi olanlar ve olmayanlar, hediye alanlar ve almayanlar diye okurlarımı ayrıştırmayacağım. Beni ilgilendiren perakendeciler için yılın ilk özel günü oluşu. Aynı zamanda Anneler Günü kadar çok ciro yapabildikleri tek gün. Potansiyel müşterilerinse kırmızı gül, mücevher, çikolata, yemek, konser gibi ürün, kampanya, çekiliş reklamlarına boğulduğu gün.

Sevgililer Günü ile ilgili bazı gerçekler:

  • Dünyada bugünde en fazla ciroyu çiçekçiler yapıyor, Japonya’daysa çikolatacılar. Çünkü Japonya’da bugün ilk kez özel gün olarak bir çikolata firması tarafından Japonya’ya tanıtılmış ve bugünde kadınların erkeklere çikolata alması makbul karşılanıyor.
  • Diğer ülkelerde ise Sevgililer Günü’nde erkekler kadınlara göre en az 2 kat daha fazla para harcıyor.
  • CNN’in bir haberine göre ABD’de insanlar bu günde ortalama 130 dolar harcama yapıyorlar.
  • IdeaSoft‘un 2015 yılında sunduğu çalışmaya göre ülkemizde büyük şehirlerde perakendedeki çeşitlilik Anadolu’nun diğer yerlerinde görülmediğinden buralarda e-ticaret siparişlerinin ön plana çıkıyor. Tespih, yüzük ve parfüm kadınların hediye olarak almayı seçtikleri ürünlerken, iç giyim, kozmetik-kişisel bakım ürünleri ve mücevher-takı da erkeklerin hediye alışverişini oluşturuyor.
  • gittigidiyor.com‘un yaptığı bir çalışmaya göre ülkemizde kozmetik ürünlerinde, aksesuarlarda, bugüne özel üretilmiş eşyalarda yüksek satışa ulaşılıyor. 2016 yılında en çok harcamayı evli erkekler yapmış ve en fazla akşam yemeğine çıkılmış.
  • Ülkemizde bu dönemde 17-20 milyon dal çiçek satıldığı söyleniyor. Çiçekçi satışlarının 5 kat, gül satışlarının da 10 kat arttığı belirtiliyor.
  • İstanbul Çiçekçiler Esnaf Odası Başkanı Sunay Çalışır’ın yaptığı  bir açıklamaya göre  en çok satılan çiçek gül. Gülü,  orkide, kır çiçeği ve lale takip ediyor.

Neden dünyanın her yerinde gül satılıyor?

“Tamamen duygusal” diyeceğim ama değil! Çiçek, günümüzdeki satılan sayısız üründen biri. Belirli çiçeklerin geçmişten gelen simgesel bir dili olduğu da yadsınamaz. 19. yüzyılda Almanya’da yayımlanan bir kitapta çiçeklerin diliyle ilgili uzun uzun açıklamalar yapılıyordu. Bu açıklamada çiçek rengi olarak kırmızı ateş ve tutkuyu simgeliyordu.

Eski duvar resimlerinden minyatürlere hep sanatın içinde sessiz bir öğe olan çiçek, satışı ve yetiştiriciliği tıpkı kıyafet ve aksesuarda olduğu gibi kendine ait bir modanın bir parçası. 1900’lerin başında Avrupa’da mezarlık ve cenaze işlerinde bahçecilik ve çiçekçi dükkânları önemli ticari alanlardı. Bunlara yönelik reklamlar yapılırdı. Şimdi en yoğun reklamları Sevgililer Günü’nde görüyoruz. Bir zamanlar yerelde yetiştirilmiş menekşe hediye edilirken, şimdilerde kırmızı gül veriliyor.

Menekşenin çiçek dilinde masumluk ve sadeliği simgelediği günlerden “tutkulu” güllere dönüşümün nedenlerinden biri tabii ki pazarlama. Çünkü çabuk bozulabilen bu canlı hediyenin uluslararası bir pazarı var. Örneğin ABD’nin gül ihtiyacı Kolombiya ve Ekvador’dan karşılanıyor. 2016 yılının 14 Şubat’ından birkaç gün önce ABD’ye Kolombiya’dan yaklaşık 500 milyon çiçek gelmiş. 3-4 gün süren uluslararası bu yolculuğa en iyi dayanan çiçek ise gül. Soğutuculu uçaklarla önce Miami’ye, oradan da ABD’deki çiçekçilere dağıtılıyor.Sevgililer Günü gibi yoğun sipariş alınan dönemlerde zamanla yarışılıyor. Çiçeğin tam zamanında açması ve yolculuğa çıkması çok önemli. Bazen hava koşullarına bağlı olarak gül geç açabiliyor. O zaman yolculuğuna  geç başlıyor ve soğutuculu uçaklar yerine ticari uçuşlarla ABD’ye gönderilmek zorunda kalıyor. Bazen gümrük görevlileri bagajlarda uyuşturucu araması yaparken kutuları oradan oraya fırlatıyor ve içindeki çiçekler (dolayısıyla o çiçekleri bekleyen çiçekçiler) zarar görüyor. Yani yazın ortasında açan bu çiçeği soğuk Ocak-Şubat aylarında satmanın zorluğu çok.

Avrupa ülkelerinin gül ihtiyacını ise  Etiyopya ve Kenya karşılıyor. Malezya, Zimbabve, Meksika, Hindistan ve Çin’de de bu sektör gelişiyor.

Yerel tercih farklılığı gülde de kendini gösteriyor. Rusya’da tam açılmış güller tercih edilirken, Avrupa’da gül goncası, ABD’de ise ikisinin arasında bir hali satılıyor.

Edebi Güller

Gül üzerinden yapılan bu büyük ticaret onun değerini düşürmüyor. Endişelenmeyin! Gül için bir üründür dedik, ama aynı zamanda edebi de bir ürün. Birkaç ünlü ifadeyi hatırlayalım:

  • Gül dediğimiz şeyin adı başka olsa da gene güzel kokardı.” (“A rose by any other name would smell as sweet.“, William Shakespeare, Romeo and Juliet, Act II Scene II)
  • Bir gül, bir güldür; bir gül, bir güldür; bir gül, bir güldür” (“Rose is a rose is a rose is a rose.“, Gertrude Stein, “Sacred Emily”, Geography and Plays)

Yazımızı Umberto Eco’nun “Gülün Adı” kitabına neden bu adı verdiğini açıklayan cümleyle sonlandıralım:

“Çünkü gül simgesel bir şeydir ve öylesine anlamlarla yüklüdür ki, neredeyse hiçbir anlamı yoktur: gizemlidir gül ve bir gül, güllerin yaşantılarını yaşamıştır; bir gül, bir güldür; bir gül bir güldür; bir gül, bir güldür…” (Gülün Adı, Umberto Eco, Türkçesi: Şadan Karadeniz, Can Yayınları, 1985)

 

 

 

Sezar, CEO Olursa…

Etrafınızın farklı ilgi alanlarına sahip arkadaşlarla çevrili olmasının bir faydası sizi farklı konularla tanıştırmaları. Dünyanızı ve fikirlerinizi başka dünya ve fikirlere açmaları. Biri liderlik ve iş yönetimi, diğeri Roma mimarisi alanlarında çalışan ve aynı zamanda da tez hazırlayan iki arkadaşım sayesinde bir kitap dikkatimi çekti. Liderlik ve iş yönetimi üzerine çalışan arkadaşıma yılbaşı hediyesi olarak aldığım kitabı -her hediye ettiğim kitap gibi- dayanamayarak önce ben okudum. Eğer arkadaşım şu anda bu satırları okuyorsa ve daha ona aldığım bu kitabı okumamışsa, lütfen bu yazının devamını okumasın, ona ipucu vermeyeyim:)

roma_as_kapakKitabın adı Roma AŞ: İlk Çokuluslu Şirketin Yükselişi ve Çöküşü (Roma, Inc.: The Rise and Fall of the First Multinational Corporation). Yazarı Stanley Bing. Ülkemizde Koç Üniversitesi Yayınları tarafından 2016 yılında yayımlanmış. Çevirisi düzgün, anlatım dili biraz komik, biraz ciddi. Roma İmparatorluğu’nun tarihini az bilenler için yeterli, çok bilenler için belki(!) yetersiz, hiç bilmeyenler içinse tarih ve şirket yönetimi kurallarını birleştirerek okuması zorlayıcı olabilir. Ama temel önerisi ilginç: Roma imparatorluk tarihinin nasıl bir çok uluslu şirket tarihi ve yapısı gibi okunabileceğini gösteriyor. Bu imparatorluğun tarih boyunca nasıl biçim değiştirdiği anlatılıyor. Yerel şirketleri yutan bir küresel şirket Roma İmparatorluğu. Fethettiği ülkeleri ele geçirdikten sonra  yerel yöneticilerin görevlerine devam etmelerini olanak tanıdığından hem çalışan sistemi  bozmuyor hem de yöneticilerin konumlarını korumalarına izin vererek onları kendisine bağlıyor. İyi Sezarlar iyi CEO oluyor, kötü Sezarlarsa şirkete zarar veriyor.

Burada da benim aklıma marka ve pazarlama kısmı takılıyor. Roma İmparatorluğu döneminin markasıysa, müşterisine (burada ele geçirdiği topraklardaki insanları kastediyorum) sunduğu vaat “Roma vatandaşlığı“.  Yazar ise işe şirket çalışanları yönünde bakıyor ve onun deyimiyle ” (…) vaadi reddetmenin cezasının ölüm olduğu da düşünüldüğünde, yerel bir işyerinde sıradan bir çalışan olmaktansa, çokuluslu şirketin unvanlı bir çalışanı olmanın tercih edildiği görülüyor.” Zaten iyi marka hem müşterisine hem de çalışanına karşı tutarlı olmaz mı? Her temas noktasında (touchpoint) tutarlı gözükmek güçlü markanın gerekliliklerinden değil midir?

Romalılar deyince Asteriks ve Oburiks'i anmamak olmaz! Tüm Roma'yı en iyi onlar çözümlemiştir bence.

Romalılar deyince Asteriks ve Oburiks’i anmamak olmaz! Tüm Roma’yı en iyi onlar çözümlemiştir. İmza: Remzi Kitabevi tarafından basılan Galyalı Asteriks’in tüm maceralarının sıkı takipçisi.

CEO’lardan, pardon Sezarlardan  Augustus (eski adıyla Octavianus) ve Marcus Antonius’un bir sonraki “CEO” olmak için verdikleri mücadelenin anlatıldığı bölüm özellikle ilgimi çekti. Burada da yazarın bir tezi var: İyi CEO’lar detaycı olur. 

Bir de başa geçen her Sezar’ın bir önceki yönetimin artıklarını ortadan kaldırması var ki buna da “Her kurumsal dönüşüm iyi bir temizlik gerektirir.” demiş Stanley Bing.

Yazarın aktardığı şirket modeli Daniel H. Pink‘in kitaplarında bahsettiği Endüstri Devrimi sonrası ortaya çıkan ve 20. yüzyılın sonuna kadar, hatta günümüzde de varlığını sürdüren şirket nesline ait diye düşünüyorum. 21. yüzyılda yaygınlaşan yaratıcı (creative) iş kollarında faaliyet gösteren şirketlerin yönetim modeli ise bundan çok daha farklı.

Günümüz marka dünyasını düşününce Roma İmparatorluğu hangi markadır, diye sorarsanız da cevabım çoktan hazır. Tabii ki LVMH Moët Hennessy • Louis Vuitton S.A. Eh bu durumda da Bernard Arnaud da Sezar oluyor:)

Not: İlgilenenler için 2 kitap daha: Daniel H. Pink-Drive ve Simon Sinek-Leaders Eat Last.

 

2017’nin Rengi

Her yıl olduğu gibi 2016 yılının son aylarında dünyanın renkten sorumlu tekeli Pantone, bir sonraki yılın rengini açıkladı: Yeşil. Hatta tam adıyla PANTONE 15-0343 Greenery. Seçilen bu yeşili tanımlamak için sarı tonunun baskın olduğu, yaprak yeşili veya açık yeşil diyebiliriz.

2016 yılının renkleri olarak seçilen dinginlik ve huzur ifadesi açık tonlarda, lila diyebileceğimiz bir mor tonu ve pembe kuvartz olarak adlandırılan pudra tonundaki pembe renkten sonra yine çok bağırmayan, baskın durmayan bir renk seçilmiş. Firma, dünyadaki karmaşa ve yaşanan sorunlara karşı biraz huzur ve sükunet önerisi getirmek istediklerini belirtiyor.

Yeni başlangıçları, baharın ilk günler2017rengiini sembolize eden bu yeşil tonu canlılık, yenilenme, yeniden yaşam gibi olumlu anlamlar taşıyor.  Çevrecilik ve doğa ile özdeşleştirilen yeşil, aslında teknoloji ve innovasyon kavramlarıyla da yakından ilişkili. Birçok akıllı telefon uygulamasının sembollerinde ve yeni nesil teknoloji firmalarının logolarında bu etkiyi görmek mümkün.

Pantone’nin bu alandaki gücü nereden geliyor?

Geçmişinden geliyor demek yetmez, ama sektöre iyi bir başlangıç yapmış denebilir. 1956’da kurulan, 1960’larda grafik tasarım ve baskı sektöründeki renk kullanımına bir dilbirliği getirmeyi hedefleyen New Jerseyli firma Pantone, 2000’li yıllarda dünya çapında bir tekele dönüştü.

Renk eşleme konusunda firmada çalışmaya başlayan, 1962’de ise firmayı satın alan Lawrence Herbert tasarım ve baskı sektöründen değildi. Kimya ve biyoloji üzerine eğitim almıştı. Eğitimini bu alanda doğru bir şekilde kullandığını söylemek sanırım yanlış olmaz. 1963 yılında 10-12 renkten oluşan renk kataloğu yayımladı. Bu katalogla baskı sürecinde karşılaşılan renk hatalarının (koyu/açık, sıcak/soğuk tonların basımıyla kırmızı ağırlıklı mor veya mavi ağırlıklı mor renk gibi baskıda sorun çıkaran renkler gibi) önüne geçmeyi istedi. Sayısal bir sistem getirilerek dünyanın her yerinde aynı rengin basılabilmesi amaçladı.

Doğru renkle basmak neden önemli?

Baskıda rengin tutmaması mali açıdan öngörülemeyen birçok soruna neden olur. Ürünün sahibi firmanın, tasarım ajansının ve matbaanın ortak bir renkte, tüm baskılarda aynı sonucu alamamalarının trajik sonuçlarına bir örnek yıllar önce Kodak firmasının başına gelmişti. Fotoğraf makinesi için film satın almak isteyenler müşteriler, raflardaki Kodak film kutularının birbirinden farklı sarı tonlarında basıldığını gördüklerinde, koyu sarı tonlarında basılmış kutulardaki filmlerin “bayat” olduğunu düşünmüş, parlak ve açık tonlardaki kutuların “taze” olduğuna inanarak bu tonlarda basılan kutuları almayı tercih etmişler. Neyseki Kodak, Pantone ile işbirliğine gitmiş de film kutularının hepsinin aynı tonda sarıyla basılmasıyla renk sorununu çözerek raflardaki tüm filmleri satmayı başarmış.

Pantone, renk için kurulan ilk firma değil, ancak en çok tanınanı demek yanlış olmaz. Tabii ki farklı ülkelerin baskı dünyasında farklı renk standartları kullanılabiliyor. Bu standardı yakalamada RAL, Munsell, Toyo, ANPA gibi başka firmalar olsa da hiçbiri bu firma kadar uluslararası tanınırlık yakalamadı. Neden mi? Çünkü günümüzde sadece tasarımcılara ve matbaacılara yönelik renk kılavuzu hazırlamak yerine, yılın rengi, “Pantone” kupaları, dudak parlatıcıları gibi ürünleri ile profesyoneller dışındakilere de hizmet veriyor.

BANANA! (Çevirisi: İşte benim rengim)

BANANA!
(Çevirisi: İşte benim rengim)

Örneğin, film endüstrisiyle ortaklık kuruyor ve karşımıza “Minyon sarısı” çıkıyor. Sephora ile ortaklık yapıyor ve ten renkleri için bir skala geliştiriyor. Böylece ten renginize uygun pudranızı rahatça seçebileceğinizi savunuyor. Tabii kataloglarına 1990 yılından itibaren ekran renklerini tanımlamakta kullanılan RGB ve html kodlarını da eklemeyi unutmuyor.

Peki neden her yıl bir renk seçiliyor?

“Tüm renkler” anlamında “pan” ve “tone” kelimelerinin bileşimiyle ismini oluşturan Pantone, kendine yeni pazarlar yaratarak, bu sayede markasını güçlendiriyor ve para kazanıyor diyebiliriz. Alanında etkili firmaların yaptıkları da bu değil midir zaten? Sektöre yön verirler. Yolu onlar açar, diğerleri peşinden gider. İşte burada da olan bu!

Firmanın uzmanları dünyanın dört bir yanını gezerek yeni akımları yakından görmek ve bir sonraki moda rengi belirlemek için önce ipuçları topluyorlar. Ardından bu bilgileri -rivayete göre- yılda 2 kez bir Avrupa başkentinde düzenlenen gizli toplantılarda değerlendiriliyorlar. 2 gün süren toplantılar sonunda da bir sonraki yılın rengini belirliyorlar. Sonra toplantı sonuçlarını 750 dolarlık bir çalışmada yayımlayarak satışa sunuyorlar.

Mercedes alacak olsam bu rengi alır mıydım acaba?

Mercedes alacak olsam bu rengi alır mıydım acaba?

Bu çalışmayı moda tasarımcılarından çiçekçilere, mobilya tasarımcılarından aksesuarcılara kadar geniş bir kitlenin takip ettiği söyleniyor. Çünkü eğer o yıl için belirlenen rengin dışında bir renk çalışırlarsa, özellikle de moda endüstrisinde, bu o markalara oldukça pahalıya patlayabilir.  Tüketiciler için “demode”, rakipler içinse öngörü yoksunu, sektörün gereklerinden uzak kalmış, zayıf markalar olurlar.

2017’nin rengine geri dönersek…

2000 yılından beri açıklanan “Yılın Rengi” için 2017 yılında geniş bir ton aralığı belirlenmiş. Nasıl doğada tek bir yaprak yeşili yoksa, bu seçilen rengin de tek bir tonu yok. Dolayısıyla 2017 yılında giyimden ayakkabıya, aksesuardan ev eşyasına kadar birçok yerden bu yeşille karşılaşacağız.