BraunPrize Uluslararası Tasarım Yarışması

Bizim yaşımız tutmuyor ama yaşı tutan tasarımcılara da mani olmayalım. Braun, uluslararası bir ürün tasarım fikir yarışması düzenliyor.

BraunPrize yarışma posteri

2018 yılı aynı zamanda Braun Prize yarışmasının da 50. yılına denk geliyor

Katılım ücreti alınmayan yarışma tasarım öğrencilerine, tasarım okullarına ve genç tasarımcılara açık. 20 Mart 2018’e kadar 2 veya 3 boyutlu, hatta interaktif çalışmalarla yarışmaya katılabilirsiniz.

Katılan projeler; fikir, tasarım, yenilikçi teknoloji ve çevresel sürdürülebilirlik açısından, “öğrenci” ve “genç yetenek” başlıkları altında değerlendirmeye alınıyor. Öğrenci kategorisinde yarışabilmek için, 18 yaşından büyük olmak ve öğrenciyken yapılan proje çalışmasıyla katılmak gerekiyor. Genç yetenek kategorisinde ise okullarından en fazla 5 yıl önce mezun olmuş tasarımcılar yarışabiliyor.

“Tasarıma Giriş” dersinde Braun markası ve Dieter Rams adının nasıl özdeşleştiğini tasarım öğrencisi olanlar mutlaka hatırlar. Tasarımcı olmayanlara da şöyle anlatalım: 2000’li yıllarda Jonathan Ive ve Steve Jobs işbirliği Apple tasarımlarını nasıl zirveye taşıdıysa, 1950- 1995 yıllar arasında  Dieter Rams de tasarımlarıyla Braun’u taçlandırmıştır. Bu arada Jonathan Ive, Dieter Rams’in tasarım anlayışından etkilendiğini söylemektedir.

Yarışmaya geri dönersek, ayrıntılı bilgi ve başvuru için https://www.braunprize.org sitesini inceleyebilirsiniz.

Barbie, Daima!

Bi’doz ekslibris sayfamda sektöre dair, okuduğum  kitapların bir listesini tutmaya çalışıyorum. Bu sırada listedeki bazı kitaplardan -özellikle de henüz dilimize çevrilmemiş olanlardan- ayrıntılı olarak söz etmem gerektiğini düşünüyorum. Listemin “Marka ve Pazarlama” başlığı altında yer alan bu kitaplardan biri Barbie bebekler hakkında: Forever Barbie: The Unauthorized Biography of a Real Doll, M. G. Lord, Walker Publishing Company, Inc., 2004.

Forever Barbie kitap kapağı

Forever Barbie: The Unauthorized Biography of a Real Doll, M. G. Lord, Walker Publishing Company, Inc., 2004.

8-12 yaş grubuna yönelik bir oyuncak olan Barbie’nin sevenleri kadar sevmeyeni de çoktur. Bu yaşlarda Barbie’yle oynamış 1960 ve 1970 doğumlu ebeveynler, değer verdikleri bu oyuncağı 3 yaşındaki çocuklarına oynasın diye alınca, dünyanın bu en ünlü kadını eleştiri yağmuruna tutulmuştur. Oysa 1820’ye kadar çocukların oynaması için üretilen tüm oyuncak bebekler birer yetişkin olarak tasarlanıyordu. Hatta çocuklar bile küçük birer yetişkin gibi giydiriliyordu.

Bu kitap, 2000’li yıllardan itibaren Disney prensesleri yüzünden kız çocukları üzerindeki etkisini yitiren, ekonomik krize hatta kişilik bunalımına giren Barbie markasının gayriresmî hayat hikâyesini anlatıyor. 1945 yılında kurulan Mattel şirketinin 1959 yılında New York Oyuncak Fuarı’nda Barbie’yi tanıtımından bu yüzyılın başına kadar olan sevgi ve nefret, kâr ve zarar öyküsünü okuyoruz.

Aynı zamanda Mattell’in kurucu ortaklarından Elliot Handler’ın eşi olan Ruth Handler’in fikri ve ikna çabası sayesinde şirket, çocuklar için bir yetişkin bebek üretmeyi kabul etmiştir. Charlotte Johnson ise Barbie’nin kıyafetlerini tasarlayan ilk tasarımcıdır. Yani bu başarılı kadının arkasında yine kadınlar vardır.

Kadının toplumdaki rolünün değişimi, kadın haklarının etkisi, feminizm hareketiyle birlikte Barbie’nin yansıttıkları da değişmiş midir? Sandığımızın aksine iki iş kadını tarafından piyasaya sürülen ilk Barbie bebekler de yaratıcıları gibi iş güç sahibi birer genç kadındı: Kabin görevlisi, hemşire veya model olarak çalışıyorlardı.

Morun Yeni Tonu: Love Symbol #2

Bundan önceki iki blog girişinde söz ettiğim Hokusai ve Raymond Loewy kadar çalışkan ve üretken olan besteci, yorumcu, müzisyen (bu listeye prodüktör, dansçı, aktörü de ekleyebilirsiniz) Prince hâlâ haberlere konu olmayı başarıyor.

Prince için Pantone tarafından çıkarılan mor renk: Love Symbol #2

Warner Bros. ile Prince arasındaki yasal savaşın sonucunda doğan “Love Symbol” bu renge de adını vermiş.

Ölümünün üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, 14 Ağustos’ta Pantone firması sanatçının anısına “Love Symbol #2” olarak adlandırdığı rengin duyurusunu yaptı. Mavinin ağır bastığı bu mor tonu için ilham kaynağı ise Prince’in eğer hayatta olsaydı- konserlerinde çalacağı özel üretim mor Yamaha pianosu oldu.

7 Nesil Cep Telefonu

iPhone 7’nin piyasaya çıktığı  şu günlerde Samsung Galaxy Note 7 krizinden söz etmek yanlı ve yanlış mı olur acaba? Gerçi Samsung Galaxy Note 7’nin ana markası Samsung’a verdiği zararın bir buçuk aydır dillerden düşmediğini düşünürsek, “marka” tanımının müşterinin zihninde oluşturulan konum ve müşterinin o marka ile yaşadığı deneyim üzerinden bir dönemde, Note 7 krizinin kötü hizmet veya ürünün markaya bir anda verebileceği zararı görmek adına iyi bir örnek olduğunu söyleyebiliriz. Firmaya 5 milyar dolardan fazla kayba neden olan bu krizin artçılarını bir süre daha izleyeceğiz gibi gözüküyor. Böyle bir krizin nasıl yönetilmesi gerektiğini ve kötü yönetimin sonuçlarını ileride marka ve kriz yönetimi derslerinde örnek olarak okuyabiliriz.

Bildiğiniz gibi Eylül ayında Samsung en az 2,5 milyon cep telefonunu pilden kaynaklı tutuşma tehlikesi yüzünden dünya çapında geri çağırmış ve ilk aşamada müşterilerine bu sorunun düzeltildiğine dair güvence vermişti. Ancak aşırı ısıma ve alev alma sorunu devam edince Note 7’yi satıştan kaldırdığını açıkladı. Bu krizin, birinci sınıf (premium) cep telefonu Note serisini, hatta belki de Samsung’un iletişim sektöründeki varlığını tehdit ettiğini söylemek yanlış olmaz. 2008-2009 yıllarında birinci sınıf cep telefonunda Apple, Blackberry, Nokia arasında bölünmüş olan pazara girmede oldukça zorlanan Samsung’un kriz yönetimindeki başarısızlığı onu bu gruptan tamamen çıkarabilir. Yapılan yanlışlara göz atarsak:

– Hatalı ürünün geri çağırılmasıyla ilk kez karşılaşılmıyor. Hatta müşteri markaya güveninden dolayı elindeki hatalı ürünü iade edip, düzgün olduğunu düşündüğünü alıyor. Yani güvendiği markanın hata yapabileceğini biliyor, ama hatasını düzeltebileceğine de güveniyor. Samsung’un talihsizliği (veya beceriksizliği diyelim) öncelikle müşterinin güvenini boşa çıkarmasından ve müşteri nezdindeki kredisini, ona yine hatalı bir ürün vererek, harcamasından kaynaklanıyor. “Ürünü geri çağırıyoruz” (recall) demek yerine “ürünü değiştiriyoruz” (exchange) diyerek başlangıçta sorunu hafife almış gibi göründüler.

– Ürünün patlama, alev alma sorununun kaynağını bir türlü tespit edemediler. Kullanıcılar da sorunun nedenini bilemeyen bir firmanın çözüm üretemeyeceğini düşünmeye başladı.

– Markanın insani yanını kullanarak müşterilere ulaşmaya çalışmak yerine kurumsal olarak (yani belli bir mesafeyle) krizi yönetmeye çalışmaları da durumu kolaylaştırmadığı gibi faaliyet gösterdiği diğer alanlardaki varlığını da tehdit eder hale geldi. Oysaki, nasıl 2012 yılında Apple’ın harita uygulaması kullanıcılarına sorun yaşattığında (uygulamada sokak adları yanlış gözükmüş, uygulamayı kullananlar yanlış yollara yönlendirilmişti) Tim Cook, kullanıcılardan özür dileyerek Googlemap gibi rakip uygulamaları kullanabileceklerini belirterek sorunla yüzleşmede markayı kullanıcıların karşısında temsil ettiyse, Samsung da böyle bir kişiyle ete kemiğe bürünerek bu sorun hakkında tüketiciyle ilişkiye geçebilirdi.

Bir zamanların takoz telefonu Ericsson, dünyada tüm zamanların en yaygın cep telefonu “ince uçlu şarj aletli” Nokia veya iş yazışmalarının bir dönem vazgeçilmezi Blackberry… Hepsi ömrünü tamamlayarak cep telefonu tarihinde birer efsaneye dönüştüler. Ama bugüne kadar hiçbir cep telefonu, telefon mezarlığına Samsung Galaxy Note 7 kadar hızla gömülmedi.

Bu gibi marka krizlerinin yönetiminde her zaman dürüstlük ve şeffaflığın müşteri nezdinde galip geldiği söylenir. Fastcompany.com’dan Mark Sullivan’ın yazdığı gibi: Telefonlar geçicidir, kâr geçicidir, ama itibar sorunu kalıcı olabilir.

Ülkeler ve Markalar

Böyle politik ve sosyal yoğun gündemde mesleki veya hobi amaçlı blog güncellemek zor iş! Okur üzerinde gündemi ciddiye almadığınıza dair izlenim bırakabilir, yazmayı düşündüğünüz konular bir anda anlamsız kalır veya en basitinden canınız böyle “fuzuli” konularda yazmak istemez. Yine de madem çıktık bir yola bari az buçuk günümüzle ilişkilendirebileceğimiz bir konu bulalım.

Her daim gündemi yoğun ülkemin en değerli markalarına dair, çok değil iki ay önce Brand Finance adlı Londra menşeili dünyanın üç büyük marka değerlendirme kuruluşundan biri “Turkey 100” isimli bir rapor yayımlamıştı. Bu raporda, gerek iç pazarda gerekse dünya çapında başarılı olan markaların ve sektörlerin 2015 yılı verilerine dayanarak bir analizi yapılmış ve bir liste çıkarılmış. Listenin ilk 20’sini oluşturan markalar sırasıyla: THY, Türk Telekom, Arçelik, Akbank, Garanti, Turkcell, T. İş Bankası, Anadolu Efes, Yapı Kredi, Halkbank, Ziraat, Vakıfbank, BIM, LC Waikiki, B/S/H (Bosch and Siemens Home Appliance), Ford Otosan, Finansbank, Enka, Ülker Bisküvi, Migros.

Bu markaların acaba kaçı yerli ve yabancı tüketicinin zihninde Türkiye çağrışımını yapıyordur? Örneğin böyle bir çağrışım oyununda aklıma hemen; Coca-Cola ve A.B.D., Lego ve Danimarka, Virgin ve Birleşik Krallık, Milka ve İsviçre, Samsung ve Güney Kore ikilileri geldi.

Dünyanın en değerli marka listesinin ilk sırasında yer alan 146 milyar dolarlık Apple‘ı nedense A.B.D. ile eşleştirmediğimi fark ettim. Listenin ikinci sırasındaki arama motoru Google‘ı da. Peki neden zihnimde bu eşleşmeyi yapamadım? İki nedenden olabilir mi? İlki, Apple ile ilişki geçmişimin masaüstü bilgisayar döneminden gelmesi. Steve Jobs’un adını bilmediğimiz zamanlardan söz ediyorum. Yalnız Jobs’un değil, sokakta yürüyen herkesin balıkçı yaka kazak giydiği günlerden. Apple ve Macintosh‘un iki farklı bilgisayar olduğu dönemlerden. İkinci neden ise daha basit: Gerek Apple’ın gerekse Google’ın kullanıcılarının önünde Amerikan kökenini vurgulamaması olabilir.

Oysa düşünün, Coca-Cola’nın dünya genelinde tüketici zihnindeki yeri, Hollywood’un da etkisiyle, Amerikan ürünü olduğu yönündedir (keza McDonald’s’ın da). O yüzden bir ülkede A.B.D. karşıtı gösteri düzenlendiğinde önce kola şişelerini sokağa boşaltırlardı. Ama şimdi kimsenin iPhone‘unu yere atıp parçalayacağını sanmam. Evet çok para verip alıyoruz o telefonu, o yüzden bilerek kırmak istemeyiz ve öte yandan da o cep telefonunun kaç parçası gerçekten A.B.D.’de üretiliyor ki?

Bu da beni başka bir soru sormaya itiyor: Acaba yakın veya uzak gelecekte piyasada tutunacak markalarla bu çağrışım oyununu oynamaya devam edebilecek miyiz?

Bu arada sizi kandırdım! Milka, İsviçre markası değil. Evet İsviçre’de doğmuş, ama 1990’da Amerikan Mondelēz International (eski adıyla Kraft Foods) tarafından satın alınmış. Hâlâ İsviçre Alpleri üzerinden pazarlandığı için biz onu İsviçre markası zannediyoruz.