Zuckerberg’in Kongre ile İmtihanı

İki gündür Mark Zuckerberg Washington’da iki ayrı Kongre oturumunda dinleniyor. İlk oturumda Enerji ve Ticaret Komitesi önünde, ikinci oturumda ise Senato Yargı Komitesi ile Senato Ticaret Komitesi’nin ortak bir oturumunda Facebook’un nasıl gafil avlandığını anlatması bekleniyor. Canlı yayınlanan oturumları izleyen gazeteciler, Zuckerberg’in sorulan birçok soruya genel geçer cevaplar verdiğini söylüyor. Her ne kadar oturumdaki takım elbiseli görüntüsü, şimdiye kadar çizdiği parlak üniversite öğrencisi imajının dışında olsa da (gerçi komisyon önüne terlik ve kot pantolonla çıkacağı mı sanılıyordu acaba?), hâlâ gerçek dünyanın kurallarının ona işlemediğini düşünen bir iyimser izlenimini veriyor.

Oturum başlangıcında bir senatörün sorduğu “Bize kaldığınız otelin adını söyler misiniz?” sorusuna “Hayır” diye cevap vermesi üzerine senatör, “Peki biz bunu niye Facebook’a söyleyelim?” dedi. Bir nevi “Sen kişisel mahremiyetine önem veriyorsun da, bizim mahremiyetimiz önemsiz mi?” demeye getirdi.

Sorulan daha önemli sorular arasında “Neden kendi kendinizi denetlemenize izin verelim?” ve “Tekel olduğunuzu düşünmüyor musunuz?” yer alıyordu. Zuckerberg, tekel olduklarını düşünmediğini söyledi. Facebook, Instagram ve WhatsApp hisselerine sahip, ama tekel değil! Gerçi tekel olmak ABD’de yasak sayılmaz, yalnızca rakiplerinin büyümesini engellemek yasak. Bakınız United States v. Microsoft Corp. 2001

Konuşurken hâlâ topluluk (community) ve bağlantı (connecting) sözcüklerini sarf eden bir hayalperest imajı çiziyor. Teknoloji habercilerinden bazıları Facebook’ta çalışan arkadaşlarında da bu süreçte benzer bir hayalperestliği gördüklerini, durumun ciddiyetini idrak edemediklerini söylüyorlar. Oysa Kongre’yi kızdırırlarsa, yapılacak kanuni düzenlemelerle elleri kolları bağlanacak. Gerçi internet teknolojilerinde düzenleme yapmaya gerek kalmayabilir de. Çünkü bu tür teknolojik gelişmeler çok çabuk (hatta hazırlanan yasalar yürürlüğe girmeden) demode oluyor. İnternet tarihi bununla ilgili örneklerle dolu. Yine de konuşması sırasından Zuckerberg, 25 Mayıs’ta Avrupa Birliği ülkelerinde yürürlüğe girecek olan “Genel Veri Güvenliği” düzenlemesini inceleyeceğini belirtti.

Zuckerberg, Facebook’un %60 hissesini elinde tutuyor. Yani aslında Facebook’ta tek adam düzeniyle hareket ediyor. Onun haberi veya rehberliği olmadan Facebook’ta bir değişimin, dönüşümün olması mümkün değil. Ama şimdiye kadar kendisine farklı konularda yapılan her uyarıyı kulak ardı ettiği de bir gerçek. Sanki birisi ona küçükken “Yapmak istediğini yap. Yanlış yapınca özür dilemek, hiçbir şey yapmamaktan daha kolaydır” demiş. O da açığa çıkan her yanlışında özür diliyor, bazen ise yalnızca üzgün olduğunu belirtmekle yetiniyor.

Wired’da Zeynep Tufekci’nin yazısı Zuckerberg’in 14 yıllık (Harvard’daki öğrencilik döneminde yaptığı Facemash web sitesinden itibaren) özür dileme sürecini çok iyi özetlemiş. Okurken yoruluyorsunuz. Örneğin 2008 yılında hesabından yalnızca 4 post yazmış, hepsi de platform kullanıcılarını mutsuz eden kararlara dair ya bir açıklama ya da bir özür hakkında.

Washington’da düzenlenen oturum sırasında dışarıda da “Delete Facebook” pankartlarıyla gösteri yapanlar var.

Bu kampanyaya dair kullanıcılar karmaşık duygular içinde. Kimi hesabını sildi, ama Instagram’ı kullanmaya devam ediyor. Kimi de diyor ki; “Facebook’a girip hiç tepki vermeyelim, tepkisizliğimiz yüzünden veri toplayamasınlar.” Peki kullanıcı açısından bakıldığında bu gibi sosyal ağlarda yayınlanan reklamların şeffaflığını sağlanabilmesiyle sorunun bir kısmı çözülebilir mi? Gazete ve dergilerde siyasi bir reklam yayımlandığında bu reklamın kim tarafından verildiği açıkça belirtilir. Yıllardır yazılı medyada bu kural geçerlidir. Artık Facebook’ta yayınlanan politik reklamları da kimin verdiği görülecekmiş. (Şeffaflık konusunda yıllarca uyarılan platforma günaydın demek istiyorum!)

Önceki haftalarda neler oldu?

Oturumlara birkaç gün kala Facebook’un AggregateIQ adlı bir siyasi veri analizi şirketini yasakladığını görüyoruz. Bu şirketin “Brexit” kampanyasıyla ilişkili olduğu ve İngiltere’nin AB’den ayrılma kararını almasında etkili olduğu söyleniyor.

Bu arada, son bilgilere göre 87 milyon kişinin Facebook profil bilgileri siyasi danışmanlık kuruluşu Cambridge Analytica’yla paylaşılmış. Platformda yayınlanan uygulamaların normalde yalnızca ihtiyacı olan bilgiye erişimine izin veriliyor denilirken, bu uygulamaların nerdeyse tüm kullanıcı bilgilerine erişebildiği görülüyor.

Ayrıca Facebook diyor ki; “Bizden bu bilgileri akademik çalışma için istediler, biz de verdik. Sonra sileceğiz, dediler ve sildiklerini söylediler. Ama Cambridge Analytica bunları silmemiş. Biz de silip silmediklerini kontrol etmedik.”

Geleneksel medya kanallarına yansıyanlar

Skandalın açığa çıktığı süreçte, Zuckerberg imzasıyla 3 Amerikan (The New York Times, The Wall Street Journal, The Washington Post) ve 6 İngiliz (The Observer, The Sunday Times, Mail on Sunday, Sunday Mirror, Sunday Express and Sunday Telegraph) gazetesinde bir özür (!) ilanı yayımladı. Bu ilanda: “Bunu öğrendiğiniz için üzgünüm. Bu işi yüzümüze gözümüze bulaştırdık. Bir daha bu hataya düşmeyeceğiz. Sizler için daha iyisini yapacağımıza söz veriyorum.” deniyordu. Metinde “I’m sorry” (üzgünüm) yazıyordu, ama “I apologize” (Özür dilerim) yazmıyordu. İlanın yanı sıra, pek de hoşlanmamasına rağmen, The New York Times, CNN, Recode ve Wired’la röportajlar da yaptı. Bugünkü oturuma ısınma turu olmuştur bu röportajlar.

İş modeli sorunu

Tim Berners-Lee (CERN’de çalıştığı sırada World Wide Web sistemini kuran İngiliz bilgisayar mühendisi) internetteki sosyal medya platformlarına sahip olan şirketleri kastederek “Bu şirketler büyük veriyi ve araştırmaları birer silah haline getiriyorlar” diye eleştirdi ve şirketlerden yarattıkları bu canavarı yok etmelerini istedi. Ancak Facebook tarafından yapılan açıklamalardan anlaşılan şimdilik bu iş modelini değiştirmeyi düşünüyorlar.

Zaten Facebook üniversiteler için bir sosyal ağ olmaktan çıkarak herkes için bir sosyal ağ olmaya başladıktan sonra, mümkün olduğunca çok kullanıcıya sahip olmayı hedeflemişti. O zamanlar henüz bu kullanıcı bilgileriyle nasıl bir model kurgulayacakları bilemiyorlardı. Ancak zamanla bu iş modeli kullanıcılarından gelen bilgileri toplamak ve üçüncü taraflarla bunu paylaşmaya dönüştü. Örneğin 2014 yılına kadar bir “quiz” yaptığınızda ve hangi X-Men süper kahramanı veya hangi Disney prensesi olduğunuzu merak ettiğinizde yalnız kendinizin değil, aynı zamanda arkadaşlarınızın da bilgilerini paylaşıyordunuz. Öncelik başlangıçta kullanıcılarda iken (daha fazla kullanıcıya ulaşmak, düzenli olarak ağa giriş yapmalarını ve ağda daha çok zaman geçirmelerini sağlamak), zaman içinde kullanıcı verilerini toplayıp, bunları reklam verenler için yararlı birer kaynak haline getirmeye dönüştü. Sonuçta bu sosyal ağ parasını bununla kazanıyor. Ayrıca bu yalnızca Facebook’a özgü bir iş modeli değil, Google da Amazon da parayı bundan kazanıyor. İngilizce “Surveillance Capitalism” (Gözetim Kapitalizmi) denilen bir sistem ve şirketler bu sistemden oldukça memnunlar.

Gerçi kanun koyucular ve mevzuat karşısında teknolojinin ve Silikon Vadi’nin parlak gençlerine yıllardır hep olumlu davrandılar. Çünkü bu gençler, iş ve para kaynağı sağlayan girişimler kurdular. Yarattıkları ekonomi o kadar büyüktü ki, bir araştırmaya göre ABD ve Çin’den sonra dünya çapındaki en büyük 3. ekonomik güç haline geldi. Ancak baskın bir kısmını beyaz, Anglosakson, iyi üniversitelerden mezun, genç erkeklerin oluşturduğu bu ayrıcalıklı grup, şımarık ve burnu büyük bulunan tavırlarıyla ve sektör hakkında üst üste yayınlanan olumsuz haberlerle özellikle son bir yılda tepki toplamaya başladı.

Daha önce de otomotiv sektörü ve bankacılık gibi sektörlerden CEO’lar, hatta Hewlett-Packard yöneticileri ve Apple’ın CEO’su Tim Cook da bu komiteler önünde hesap verdiler. Bu gibi toplantıların 2 sonucu olabilir. Birincisi; dağ fare doğurur. Sorular sorulur, cevaplar verilir, çocuk azarlanır ve bir sonraki skandala kadar konu kapanır. En fazla hisse senetlerinin değeri düşer. İkincisi; kaş yaparken göz çıkarılır. Bir daha aynı sorunun yaşanmaması için öyle yasal düzenlemeler yapılır ki tüm sistem kurutulur. Yeniliklerin önü kapatılır. Bakalım neler olacak?

 

BraunPrize Uluslararası Tasarım Yarışması

Bizim yaşımız tutmuyor ama yaşı tutan tasarımcılara da mani olmayalım. Braun, uluslararası bir ürün tasarım fikir yarışması düzenliyor.

BraunPrize yarışma posteri

2018 yılı aynı zamanda Braun Prize yarışmasının da 50. yılına denk geliyor

Katılım ücreti alınmayan yarışma tasarım öğrencilerine, tasarım okullarına ve genç tasarımcılara açık. 20 Mart 2018’e kadar 2 veya 3 boyutlu, hatta interaktif çalışmalarla yarışmaya katılabilirsiniz.

Katılan projeler; fikir, tasarım, yenilikçi teknoloji ve çevresel sürdürülebilirlik açısından, “öğrenci” ve “genç yetenek” başlıkları altında değerlendirmeye alınıyor. Öğrenci kategorisinde yarışabilmek için, 18 yaşından büyük olmak ve öğrenciyken yapılan proje çalışmasıyla katılmak gerekiyor. Genç yetenek kategorisinde ise okullarından en fazla 5 yıl önce mezun olmuş tasarımcılar yarışabiliyor.

“Tasarıma Giriş” dersinde Braun markası ve Dieter Rams adının nasıl özdeşleştiğini tasarım öğrencisi olanlar mutlaka hatırlar. Tasarımcı olmayanlara da şöyle anlatalım: 2000’li yıllarda Jonathan Ive ve Steve Jobs işbirliği Apple tasarımlarını nasıl zirveye taşıdıysa, 1950- 1995 yıllar arasında  Dieter Rams de tasarımlarıyla Braun’u taçlandırmıştır. Bu arada Jonathan Ive, Dieter Rams’in tasarım anlayışından etkilendiğini söylemektedir.

Yarışmaya geri dönersek, ayrıntılı bilgi ve başvuru için https://www.braunprize.org sitesini inceleyebilirsiniz.

Google Pixel 2 ve iPhone’un pazarlama sorunları

Duyumlara göre Google Pixel 2 akıllı telefonun lansmanı 4 Ekim’de, yani yarın yapılacak. Telefonun 19 Ekim’de piyasaya sürüleceği de bir diğer rivayet. Geçtiğimiz günlerde Pixel 2’nin görüntüleri basına sızdı veya sızdırıldı. Teknoloji seven kitlenin bile bu telefonu “şık” bulmadığını (açık konuşalım çirkin olduğunu kabul ediyorlar) biliyoruz. Ancak tüm şıklığına rağmen Apple’ın lansman ürünlerinden yeterince tatmin ol(a)mayanların bu yeni telefonu merakla beklediği bir gerçek.

Geçtiğimiz iki haftadan beri Steve Jobs Theater’dan yapılan yeni ürün tanıtımlarının ardından pazarlama dâhisi Apple’a ne olduğu tartışılıyor. Dünyadaki haber bültenlerinde iPhone 8’lerini alabilmek için bir gece önceden mağaza önüne kamp kuran kalabalıkları göremedik. New York 5. Cadde gibi merkezdeki birkaç büyük mağazanın önündeki mutluluk anlarını saymazsak, ortasında kurumuş çalı yuvarlanan Western kasabasından hallice karelerle karşılaştık. Üstelik Apple’ın hisseleri borsada değer kaybetti.

Neden? Acaba akıllı telefona doyduk mu? Alım gücümüz mü düştü? Yoksa basit bir pazarlama yanlışının mı kurbanıydık?

Pazarlan(a)mama

Şu an için ileri sürülen görüşlerden biri iPhone X’un (iPhone Ten veya bize göre iPhone On olarak okunuyor), iPhone 8’in önünü kestiği. 7 numaralı telefonla 8 numaralı arasındaki 9 farkı bulamayan tüketici “İyi oldu 8 çıktı, 7’in fiyatı düştü” diyor olabilir mi? Statslice‘a göre iPhone 8, ilk beş günkü satış rakamlarına bakıldığında şimdiye kadar serinin en az talep gören modeli. (Beş günde en yüksek satış rakamını yakalayan model ise iPhone 6 olmuş.)

Yenilikleri erken benimseyen (early adopters) bir kitlenin çok sevdiği oyuncağın en yeni versiyonunu almak için biraz daha dişini sıkmayı göze aldığı da düşünülüyor -her ne kadar bu iki telefon arasında fiyat farkı fazlaysa da. Premium telefon modellerindeki fiyatı 700 dolardan 1000 dolara çıkaran iPhone X ne kadar satılacak? Yoksa Apple açgözlülük edip Noel zamanı hediye alma furyasından nemalanmak istediği için mi X’un duyurusunu erken yaptı? Ön siparişi alınan modelin üretilip gönderilmesinin ancak 2018 başını bulacağı düşünüldüğünde bu da mümkün.

Çoğu parçası Samsung tarafından üretilen iPhone X’un üretimi, Apple’ın istediği miktarda yapılabilir mi? Bu kadar siparişi Samsung yetiştirebilir mi? Bir diğer tekno-dedikodu zaten X’un bazı parçalarının üretiminin bu yıl sonuna yetişemeyeceği yönünde. Şimdi teknik bir yetersizliği “sınırlı üretim” kılıfına sokarak, ürünü “az ve özel” olarak pazarlamaya kalkmasınlar? Apple bu, belli olmaz!

Son zamanlarda Çinli telefon markalarının (bakınız Huawei ve Xiaomi) kendi ülkelerinde yüksek satışa eriştiğini gören Apple, acaba iPhone X ile Çin pazarına mı ulaşmak istiyor? Ne de olsa iPhone “premium” bir marka ve Çin’in lüks tüketim ve moda ürünlerine para harcamaktan çekinmeyen bir zengin ağı var.

Moda demişken, Apple’ın kendini bir moda ve statü şirketi olarak tanımladığını pas geçmeyelim! Zaten teknoloji  kurdu olan kimseler bundan şikâyetçi. Onlar Apple’ı bir teknoloji markası olarak görmek istiyorlar. Göremedikleri için de Android işletim sistemli akıllı telefon, vs. teknoloji ürünlerine yöneliyorlar.

Zaten Apple da yeni iPhone’larla önceliği kendisine göbekten bağlı kullanıcı/müritlerine vererek, Android severlerin aklını çelmekle uğraşmıyor. Hani pazarlamada söylenir ya: Yeni müşteri elde etmeye çalışmak daha masraflı, zaman alan ve zor bir iştir. O yüzden elindeki müşteriyi tutmasını bileceksin! Belki de bunu uygulamak daha kolay, kim bilir?

Yalnız tarih tekerrür de edebilir. Nasıl mı? Steve Jobs işten önce atılıp sonra şirketi kurtarmak için geri çağrıldığında piyasada Mac’e ait bir sürü bilgisayar modeli vardı. Jobs’un yaptığı ilk iş model sayısını azaltarak kullanıcıların kafasının karışmasının önüne geçmek olmuştu. Şimdi de piyasada iPhone’un farklı fiyatlarda bir sürü modeli var ve yine kafamız karışabilir. 

Apple iphone 8 etkinliğini canlı yayımlayan blog adresleri

Evet şu anda teknoloji ve tasarım dünyası geri sayım yapıyor. Bakalım Apple bu kez ne yumurtlayacak? Uluslararası teknoloji haber siteleri etkinliğe dair canlı blog yayınına başladılar.

The Verge’den bu etkinliği izlemek isterseniz: http://bit.ly/2jm1QhN

Tech Crunch’tan izlemek isteyenler içinse linkimiz: http://tcrn.ch/2w3tzJY

Etkinliğin düzenlendiği Steve Jobs Theater’ın mimari yapısını da bu arada çekilen fotoğraflardan az çok görebilirsiniz.

Kabul edelim, günümüzde çok az etkinlik teknoloji, kullanıcı arayüzü tasarımı, ürün tasarımı, mimari, sosyal medya ve pazarlama açısından daha başlamadan bu kadar sansasyon yaratabilir. Bekleyip göreceğiz bakalım!

Köpekbalığı devriyesi: Dron, insan, bilgisayar yazılımı

Reuters’ın haberine göre eylül ayından itibaren Avusturalya’nın bazı kıyılarında dronlar köpekbalığı devriyesine çıkacak.

köpekbalığının dron ile takip edilmesi çizimi

“Biri köpekbalıklarını gözetliyor!”

Dron tarafından operatörüne iletilen canlı görüntüler köpekbalığı taramaya yönelik bir bilgisayar yazılımında incelenecek. İnsan gözüyle yapılan taramada yüzde 20 ila 30 arasında bir başarı sağlanırken, “dron+insan+bilgisayar programı” işbirliği sayesinde bu oranı yüzde 90‘a çıkarmayı hedefliyorlar. Projenin araştırma görevlilerinden Dr. Nabin Sharma (University of Technology Sydney – School of Software) amaçlarının “insanları işinden etmek olmadığı, onların daha doğru sonuçlar almasını sağlamak olduğu”nu söylüyor.

Dronun üzerinde köpekbalığı tehlikesi algılandığı anda etraftaki yüzücüleri uyarmak amacıyla bir megafon bulunuyor. Ayrıca dronun yüzücülere şişme bir bot ve işaret fişeği de atabilmesi planlanmış. Projenin ticari ayağını oluşturan Little Ripper Group aynı zamanda bir “köpekbalığı kovucu” üzerinde de çalışıyormuş.

Yapay zekâ işimizi elimizden alacak diyenlere duyurulur: Artık farklı iş kolları için alışılmışın dışında ekipler kuruluyor haberiniz olsun!

Havadan dron yağıyor!

Dron camiasında başını alıp giden dronlardan sonra bu yaz yere çakılan dronları duyduk. Dron dünyasının köklü firması DJI, bazı dronlarının havalandıktan bir süre sonra kendini kapatarak düştüğüne yönelik şikâyetler alınca çareyi aygıt yazılımını güncellemekte buldu. Pil yönetim sistemi ve güç kaynağındaki bir problemin Spark model bazı dronlarında bu soruna yol açtığını belirtti. Yine de firma, 1 Eylül’e kadar güncelleme yapılmayan Spark’ların, bu tarihten sonra havalanamayacağını duyurdu.

Haberin tümünü The Verge‘den okuyabilirsiniz.

7 Nesil Cep Telefonu

iPhone 7’nin piyasaya çıktığı  şu günlerde Samsung Galaxy Note 7 krizinden söz etmek yanlı ve yanlış mı olur acaba? Gerçi Samsung Galaxy Note 7’nin ana markası Samsung’a verdiği zararın bir buçuk aydır dillerden düşmediğini düşünürsek, “marka” tanımının müşterinin zihninde oluşturulan konum ve müşterinin o marka ile yaşadığı deneyim üzerinden bir dönemde, Note 7 krizinin kötü hizmet veya ürünün markaya bir anda verebileceği zararı görmek adına iyi bir örnek olduğunu söyleyebiliriz. Firmaya 5 milyar dolardan fazla kayba neden olan bu krizin artçılarını bir süre daha izleyeceğiz gibi gözüküyor. Böyle bir krizin nasıl yönetilmesi gerektiğini ve kötü yönetimin sonuçlarını ileride marka ve kriz yönetimi derslerinde örnek olarak okuyabiliriz.

Bildiğiniz gibi Eylül ayında Samsung en az 2,5 milyon cep telefonunu pilden kaynaklı tutuşma tehlikesi yüzünden dünya çapında geri çağırmış ve ilk aşamada müşterilerine bu sorunun düzeltildiğine dair güvence vermişti. Ancak aşırı ısıma ve alev alma sorunu devam edince Note 7’yi satıştan kaldırdığını açıkladı. Bu krizin, birinci sınıf (premium) cep telefonu Note serisini, hatta belki de Samsung’un iletişim sektöründeki varlığını tehdit ettiğini söylemek yanlış olmaz. 2008-2009 yıllarında birinci sınıf cep telefonunda Apple, Blackberry, Nokia arasında bölünmüş olan pazara girmede oldukça zorlanan Samsung’un kriz yönetimindeki başarısızlığı onu bu gruptan tamamen çıkarabilir. Yapılan yanlışlara göz atarsak:

– Hatalı ürünün geri çağırılmasıyla ilk kez karşılaşılmıyor. Hatta müşteri markaya güveninden dolayı elindeki hatalı ürünü iade edip, düzgün olduğunu düşündüğünü alıyor. Yani güvendiği markanın hata yapabileceğini biliyor, ama hatasını düzeltebileceğine de güveniyor. Samsung’un talihsizliği (veya beceriksizliği diyelim) öncelikle müşterinin güvenini boşa çıkarmasından ve müşteri nezdindeki kredisini, ona yine hatalı bir ürün vererek, harcamasından kaynaklanıyor. “Ürünü geri çağırıyoruz” (recall) demek yerine “ürünü değiştiriyoruz” (exchange) diyerek başlangıçta sorunu hafife almış gibi göründüler.

– Ürünün patlama, alev alma sorununun kaynağını bir türlü tespit edemediler. Kullanıcılar da sorunun nedenini bilemeyen bir firmanın çözüm üretemeyeceğini düşünmeye başladı.

– Markanın insani yanını kullanarak müşterilere ulaşmaya çalışmak yerine kurumsal olarak (yani belli bir mesafeyle) krizi yönetmeye çalışmaları da durumu kolaylaştırmadığı gibi faaliyet gösterdiği diğer alanlardaki varlığını da tehdit eder hale geldi. Oysaki, nasıl 2012 yılında Apple’ın harita uygulaması kullanıcılarına sorun yaşattığında (uygulamada sokak adları yanlış gözükmüş, uygulamayı kullananlar yanlış yollara yönlendirilmişti) Tim Cook, kullanıcılardan özür dileyerek Googlemap gibi rakip uygulamaları kullanabileceklerini belirterek sorunla yüzleşmede markayı kullanıcıların karşısında temsil ettiyse, Samsung da böyle bir kişiyle ete kemiğe bürünerek bu sorun hakkında tüketiciyle ilişkiye geçebilirdi.

Bir zamanların takoz telefonu Ericsson, dünyada tüm zamanların en yaygın cep telefonu “ince uçlu şarj aletli” Nokia veya iş yazışmalarının bir dönem vazgeçilmezi Blackberry… Hepsi ömrünü tamamlayarak cep telefonu tarihinde birer efsaneye dönüştüler. Ama bugüne kadar hiçbir cep telefonu, telefon mezarlığına Samsung Galaxy Note 7 kadar hızla gömülmedi.

Bu gibi marka krizlerinin yönetiminde her zaman dürüstlük ve şeffaflığın müşteri nezdinde galip geldiği söylenir. Fastcompany.com’dan Mark Sullivan’ın yazdığı gibi: Telefonlar geçicidir, kâr geçicidir, ama itibar sorunu kalıcı olabilir.

Dandini Dandini Dastana “Dronlar” Girmiş Bostana

Dron Terminali” yazımın bazı arkadaşlarımın ilgisini çektiğini ve onları “Bu dronlar başka nerelerde kullanılıyordur?” sorusunu sormaya ittiğini gördüm. Askeri kullanımının olduğunu hepimiz biliyoruz. Casusluk, hedef vurma, vs. gibi amaçlar için kullanıldığı söyleniyor. Tasarım tarihi derslerinde hep altı çizilir: Yeni teknoloji çoğunlukla önce askeriye için geliştirilir ve orada kullanılır, sonra ucuzlar ve sivil hayata uyarlanır. Dron konusunda da durum pek farklı değil gibi gözüküyor.

Güvenlik faaliyetlerinde, tarımda, arama kurtarma çalışmalarında ve yaban hayatı araştırmalarında kullanılan dronlar da görüyoruz. Bunlarla film stüdyoları ucuza, yüksek çözünürlükte çekim yapabiliyor, Amazon gibi firmalar ürün teslimi yapmayı deniyor. Tehlikeli bölgelerde haber peşinde koşan gazetecilerin özellikle doğal afetlerde güvenli görüntü almasına yardımcı olan dronlardan da söz ediliyor. Birkaç hafta önce tarım ve sulak alanların korunması üzerine çalışan bir arkadaşımla uzmanlık alanındaki dron kullanımını tartışıyorduk. Tarım alanlarını ilaçlamada veya tarlaya verilen suyun her noktaya ulaşıp ulaşmadığının kontrolü için dronların kullanılması aklımıza gelen ilk örneklerdendi. Sulak alanlardaki yıllık değişimin takibi (alanın kuruma hızı, sazlık kısımlardaki değişim, sulak alana atık su karışması) de dron ile yapılabilirdi.

Biraz araştırınca üzerine kamera takılarak kayıt yapan, fotoğraf çeken, GPS’e sahip bir dron ile tarladaki ürünün durumunun izlenebildiğini de gördük. Yerden elle ve radyo dalgalarıyla kumanda edilen model uçaklara da kamera takılabiliyor, ancak dronun otopilot özelliğiyle havalanmasından inişine kadar geçen sürede araziyi görüntülemesi mümkün oluyormuş. Gerçi uydu görüntüsü satın almak da arazinizi izleme yöntemlerinden biri. Ancak burada da hem yüksek fiyat hem de bulutların üstünden çekim yapılması nedeniyle düşük çözünürlük sorunları karşımıza çıkabiliyor. Belli bir sulak alanın araştırılması ve korunması için çalışan bir STK için uydu görüntüsü satın almak veya bir uçak kiralayıp alanın üzerinden uçarak çekim yapmak, proje bütçesiyle ilgili alınması gereken çok büyük bir karardır. Dron satın almanın da ucuz olduğunu söyleyemeyiz. Ama gelişmeler, en azından üretim maliyetinin düşmekte olduğunu gösteriyor.

Cep telefonu teknolojisinin dronlara etkisi

Peki cep telefonlarının gelişiminin de dron teknolojisinin ucuzlamasına yol açtığını biliyor muydunuz? Ben bilmiyordum. Cep telefonları için üretilen daha ucuz, daha küçük ve kaliteli sensörler, GPS modülleri, güçlü işlemciler, geniş menzilli dijital radyolar da dron teknolojisine de katkı sağlıyor(muş). Ayrıca pahalı havacılık yazılımları yerine kullanılan açık kodlu “Kendi başına yap (Do It Yourself-DIY)” kitleri de çiftçilere ucuz maliyette teknoloji sunuyor(muş).

Tarımda kullanım

korkuluk_bidoz01Bu yazımızın temel konusu tarım ve hayvancılık alanlarında dron kullanımına geri dönersek…

Örneğin suyun tarlanın bir ucundan verilip diğer uca ulaştığı anın gözlenmesiyle kesilmesi, dolayısıyla daha az su kullanarak etkin sulama yapılması veya tarlanın/bahçenin durumunun tepeden görüntülenmesiyle göz hizasında belli olmayan tarım zararlısı, mantar gibi sorunların çabuk tespit edilmesi ile daha az böcek ilacı kullanılması çiftçinin yararına olabilecek uygulamalar. Toprak kalitesi hakkında da dronun çektiği kuşbakışı görüntülerden faydalanılabiliyor. Farklı dalga boylarının kullanıldığı görüntüleme teknikleriyle sağlıklı ve hastalıklı ürünlerin ayrımı da gözlenebiliyor. Dağlık arazilerde tarım ve hayvancılık yapanların arazilerinde olup biteni gözlemek için kullandığı oluyor. Örneğin zarar görmüş bir çit tespit etmek, kaybolmuş veya yaralanmış bir hayvanın yerini bulmak gibi. Komşunuzun arazi sınırını ihlal edip etmediğini, ürün çalmak için tarlanıza birilerinin girip girmediğini veya gireni tespit etmeyi de kolaylaştırabiliyor.

Satın almaya kalksak…

Düşük maliyetli bir dron sayesinde sık ve düzenli gözlem yapabilen çiftçi, ürün yetiştirirken tüm aşamaları izleyerek toprağı için daha uygun yönetim modelleri oluşturabilir. Burada düşük maliyete bir mim koyalım! Ucuz ve etkili teknolojinin çiftçi açısından ne kadar önemli olduğunu düşünürsek, maliyeti hesaplarken yalnız dronun değil, kullanılan yazılımın, drona monte edilen kameranın veya ilaçlama aparatının fiyatını da eklemek gerekiyor. Dron sahibi olanların kullanmak için izin almaları da gerekiyor. Yani işin bir de yasal boyutu var.

Başlangıç, orta düzey ve profesyonel kullanıcılar için dron alternatifleri olduğunu gördüm. Pilinin şarj süresi ve pil ömrü -dolayısıyla havada kalış süresi- , dronun ağırlığı -rüzgârlı havada uçabilme yetisi-, varsa üzerindeki kameranın çözünürlüğü, hangi alanda kullanılacağına göre değişiklik gösteriyor. Örneğin geniş tarım alanları için pil ömrünün yetersiz kalması bir eleştiri konusu. Teknoloji yakın zamanda bu sorunu da çözer herhalde.

(Bu yazıyı hazırlarken en çok yararlandığım makaleye buradan ulaşabilirsiniz.)

Dron Terminali

İlk kez bu yılki Venedik Bienali ile ilgili bir haberde görmüştüm: Droneport. Dron terminali veya dron limanı diyebiliriz sanırım. Askeriyede, eğlence sektöründe (düğünde kamerayla uçurulup kayıt alındığına şahidim), haber merkezlerinde, uzaktan kumandayla kullanılan, mahalle kırtasiyesinden satın alabileceğiniz -zincir bir kitapçıda satıldığını gördüm, ama yeni bir yasayla satışına kısıtlama ve kayıt altına alınma zorunluluğu getirilecek galiba- hava aracının konabileceği alan.

Yakın zamanda bu konuda bir yazı daha okuma fırsatı buldum. Böyle bir terminalin altyapısı yetersiz, gelişmekte ülkelerde sıçrama tahtası olabilecek bir proje olduğundan söz ediliyordu. Afrotech-Redline’dan Jonathan Ledgard, Norman Foster Vakfı’yla (The Norman Foster Foundation) bu proje için iletişime geçerek, Ruanda’da yapılmak üzere bir mimari proje oluşturmuş. Bazı yerlerde ticari amaçla, örneğin pizza dağıtımında kullanılan dronlar, yol iz olmayan yerleşim bölgelerine tıbbi malzeme ulaştırmada veya posta hizmetinde de kullanılabiliyor.

Ruanda için droneport projesi, Foster+Partners

Ruanda için droneport projesi, Foster+Partners

Ruanda için hazırlanan bu dron terminali projesinin inşasında yerel malzeme ve işgücünden faydalanılması ve terminalin insani yardım noktası olarak kullanılması hedeflenmiş. Kısa filminde yerel dokuya uygun, doğal afetlere dayanıklı bir tasarım olarak tanıtılan çalışmanın bienal için yapılan uygulamasının yerine, Afrika’da yerel halk tarafından inşa edilişini izlemek isterdim doğrusu. Zaten bu tasarımın başarısını da ancak ihtiyaç bölgelerinde kolay inşası ve başka coğrafyalara da yayılan etkin kullanımı gösterebilir.

Droneport bana üniversiteye başladığım sene aldığım Victor Papanek’in 1971 yılında yayımladığı “Design for the Real World” adlı kitabını anımsattı. Papanek kitapta, etrafımızı kaplayan kullanışsız, anlamsız, geçici akımlara kapılarak yapılan tasarımlardan dem vurur. Tasarımcının bir ürünün kabuğuna müdahale etmesine yani yalnızca formundan sorumlu olmasına karşı çıkar. Kaynak ve enerji israfının önüne geçmemizi, dünyada sağduyulu tasarımlara ihtiyacımız olduğunu söyler.

Kitaplığımdaki yeşil kapaklı 1992 yılına ait baskı

Kitaplığımdaki yeşil kapaklı 1992 yılına ait baskı

Tasarım yaşamının başında ve internetin olmadığı dönemde okunan bu kitaba bir daha göz atıp güncelliği üzerine kafa yormakta fayda var galiba. Belki içindekiler şimdi daha anlamlı gelecektir veya güncelliğini yitirmiş olacaktır. (Kitabın Türkçe çevirisi var mı, diye bakındım. Bulamadım. Çevrilmediğine inanamadım.)

Kaynak: Jan Doroteo. “Norman Foster Explains How Drones in Rwanda Could Lead the Way for New Cities” 09 Jun 2016. ArchDaily. Accessed 8 Jul 2016. <http://www.archdaily.com/789122/norman-foster-explains-how-drones-in-rwanda-could-lead-the-way-for-new-cities/&gt;